Sultan 2.Abdülhamid Han

93 Harbi ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılması

Ayastefanos antlaşması ile Berlin Antlaşması arasındaki Balkanlarda farkları gösteren harita

 

Ayastefanos antlaşması ile Berlin Antlaşması arasındaki Kafkas-Doğu cephesindeki farkları gösteren harita eğer Ayastefanos uygulansaydı haritadaki kırmızı alanları da Osmanlı Ruslara vermek zorunda kalacaktı.

İngiliz, Fransız, Alman, Rus vs. büyükelçilerinden oluşan bir heyet Meclis-i Mebusan’nın açılması sonrası Mart 1877 sonunda Londra Protokolü denilen Tersane Konferansı kararlarının biraz değiştirilmiş hali olan kararları sert bir muhtıra ile Osmanlı İmparatorluğu’na gönderdi.Edhem Paşa hükûmeti ve Meclis-i Mebusan bu protokolü de reddetti. Rusya’nın da Balkanlar’da ıslahat için büyük güçlerin verdiği kararların kabul edilmesi yönündeki muhtıra da 12 Nisan 1877’de İbrahim Edhem Paşa hükûmeti tarafından reddedildi. Bunun üzerine 24 Nisan 1877’de Rusya’nın Osmanlıya savaş ilanıyla, 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı patlak verdi.Abdülhamid’in Rus tekliflerinin kabulü ve Armağan ve Bahadıroğlu gibi bazı araştırmacıların iddialarına göre savaşa karşı olmasına rağmen öncesinde Midhat Paşa, sonrasında Damat Mahmud Paşa ve Redif Paşa gibi devlet adamlarının ısrarlarıyla girilen savaşta esasında Osmanlı ordusu Rus ordusuna nazaran Sultan Abdülaziz’in sağladığı ekipman sayesinde çok daha eğitimli ve donanımlıydı. Ama Osmanlı komuta kademesi için aynı şeyi söylemek çok zordu. Daha başında Rusların Balkanlar’da ordularını gönderip, saldırıya geçebileceği tek bir yer bulunmaktaydı, o da Osmanlı himayesi altındaki Romanya topraklarıydı ve Ruslar bu topraklar üstünde Siret (Sava) Nehri üzerinde Barboşi Köprüsü’nün olduğu yerden ordularını geçirmek zorundaydı. Bu köprü kritik bir öneme sahip olmakla beraber, köprünün havaya uçurulması Osmanlılara en az 2 veya 3 ay vakit kazandıracaktı. Avusturya-Macaristan askeri ateşesi bile devleti Rusya ile gizlice anlaşmış olsa da Osmanlı başkumandanı Çırpanlı Abdülkerim Nadir Paşa’yı İstanbul’dan cepheye hareket edeceğinde “Paşa Hazretleri bilhassa size Barboşi köprüsünün mümkün olduğu kadar süratle tahrîbini tavsiye ederim zîrâ pek mühim noktadır”diye uyarmıştı.Nitekim Osmanlı kuvvetlerine askeri danışmanlık veren İngiliz danışmanlar da bu durumun farkındaydılar. Köprünün hemen yakınındaki Osmanlı Tuna donanmasının komutanına İngiliz askeri danışmanı Hobart Paşa, Barboşi’nin tahrip edilmesi emrini verdi fakat Tuna’daki 4 gemilik Osmanlı filo komutanı bunun bir aldatmaca veya casusluk oyunu olduğuna dair şüpheleri yüzünden emri uygulamakta 4-5 gün kadar gecikti ve tam emri uygulayacak iken de bu defa iş işten çoktan geçmişti, zira Ruslar orduları ile Sava Nehri kıyısına gelip filoyu donanmaları ve karadaki topları ile ateşe alıp batırdı ve yok etti. Sonuçta Osmanlılar için büyük bir fırsat daha muharebenin başında kaybedildi.

Abdülaziz’in çabaları ile oluşturulan Osmanlı Donanması Rus Karadeniz donanmasından son derece üstün bir konumdaydı öyle ki Ruslar Kırım Savaşının aksine Dobruca üzerinden sahilden Osmanlı’nın Bulgar kıyısından saldırıya geçemediler zira bu yönde destek verecek savaş gemileri yeterli değildi, savaş boyunca Ruslar Kırım Savaşındaki Sinop Baskını gibi Karadeniz Donanması ile Osmanlı donanmasına doğrudan saldırmak yerine; Osmanlının zayıf savunmasız ticaret gemilerine baskın yapmayı yeğlediler. Osmanlı ise bu gemileri korumak için savaş gemileri ile eskortluk yapmak zorunda kaldı. Ancak Osmanlı donanmasındaki askeri reformun maddi kaynaklar bakımından yeterli personel yetiştirilmesi ve eğitim açısından ise yetersizliği savaş esnasında ortaya çıktı. Rusya’nın denizdeki yolu ithal teknolojiyi yerli üretimle birleştirmek oldu. Transfer edilen teknolojiyi Rusya kendi personelini kullanarak adapte etmişti. Rusya’nın askeri modernleşmesinin Osmanlıdan en bariz farkı organizasyon kabiliyetini yükseltmeye çalışmaları ve insan gücünün mobilizasyonunu sağlamaktı. Bu bariz fark Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’de Rusya’ya karşı bariz üstün deniz gücüne rağmen sivil gemilerden bozma Rus donanmasına karşı başarılı bir blokaj uygulayamaması, Mersin Vapuru Olayı’nda olduğu gibi Karadeniz’in Osmanlı kıyılarında bir vapurun çatışmaya girilmeden esir edilebilmesi Osmanlı Devleti’nin teknolojik üstünlüğünü kalifiye personel eksikliği nedeniyle savaş sahasında ortaya koyamadığını göstermiştir. Mersin Vapuru Olayı’nda (1877) bir Rus kruvazörü Osmanlı donanma eskort gemilerinin gerisine ne hikmetse düşen Mersin Vapuru’na 22 Aralık 1877’de baskın yaptı. 890’dan fazla Osmanlı askeri onlarca sivil tek kurşun atamadan Ruslara esir düştü.

Bunun gibi Osmanlı komuta ve sevk idaresindeki başarısızlıklar yanlış uygulamalar yine paşalar arasındaki kavgalar birbirini kovaladı ilaveten her ne kadar kurulmasının kabul edilebilir bir mantığı varsa da II. Abdülhamid’in savaşı koordine etmekle görevli Heyet-i Müşavere’nin, cepheden çok uzak alanda Yıldız Sarayı’nda kurması, bu kadar uzak mesafede İstanbul çıkan bir emrin cepheye ulaşmasının tek telgraf hattı ile 7-8 günü bulması, II. Abdülhamid’in sürekli olarak ordunun kendine sadakati yönünde müdahaleleri, başarısızlıklar üzerine sürekli yapılan kumandan değişiklikleri, askerin cansiperane mücadelesi karşısında gerekli takviyelerin zamanında yetiştirilememesi, paşalar arasındaki iktidar mücadelesi, Rus çarının en yakınındaki kişiler bile cephedeyken padişah ve erkanının başkentte sarayda durması buradan tüm cepheyi yönetmeye uğraşması ayrıca Osmanlı Dönemindeki kaynaklardan olan Kaplanzade Ahmed Saib Bey’in(1860-1918) “Son Osmanlı Rus Muharebesi“, Kolağası Reşid’in “1293 Seferi Avrupa’da“,Ahmed Muhtar Paşa’nın “Sergüzeşti Hayatımın Cildi Sanisi“, Mehmed Arif’in “Başımıza Gelenler” gibi eserlerinde ve Cumhuriyet Döneminde de Cemal Kutay gibi pek çok tarihçi, araştırmacı için ağır bir eleştiri konusu oldu.

Mesela bu konuda araştırma yapan araştırmacı harp tarihçisi Emine Tülinç Erinç şunlardan bahsetmektedir:

  1. Abdülhamid tarafından kurulan Askeri Meclis, paşalarla ilişkisi ve aldığı kararlar yüzünden olumsuz eleştirilere maruz kalmıştır. Meclis Mayıs 1877’de kurulduğunda Sadrazam başkanlığında serasker, bahriye nazırı, tophane müşiri, diğer bazı müşirler ve vükeladan oluşuyordu. Daha sonra küçültülerek başkanlığını Serasker Mehmed Rauf Paşa’nın yaptığı “Heyet-i Müşavere-i Harbiye” kurulacak ve literatürde “1877 Rus muharebelerinin Yıldız’dan idare edildiği yer” olarak anılacaktır. Bu tek merkezden yönetim planı aslında Osmanlı ordusunun eğitim, örgütlenme ve donanım bakımından Rus ordusu karşısında yetersizliklerini örtmek için askeri gerekliliklere bağlı bir mantık içinde tasarlanmıştır. Ancak uygulamasında sorunlar yaşanmıştır. O dönemi bilen asker Ahmet Saib Bey’e (1859-1920) göre “tecrübe ve rütbe yerine güvenilir ve kontrol edilebilir” subayların görev başına getirilmesi-Abdülkerim Nadir Paşa’nın Umum Kumandanlığına getirilmesi gibi- orduda itaatsizliğe sebebiyet vermiştir. Süleyman Paşagibi yüksek nüfuzlu paşaların emirlere karşı gelmeleri yüzünden meclisin durumu kontrol edebilmek için uyguladığı ılımlı politika ise savaşı olumsuz etkilemiştir. Ahmet Saib bey memleket elden giderken dahi Saray ve Paşaları entrikalarla uğraşmakla suçlamıştır. -O dönem görev alan askerlerden 1.Kolorduyu Hümayun başkâtibi- Hikmet Bey, Osman Paşa’nın çok daha önce Tuna’ya gelme önerisinin reddedilmesinin savaşın seyrine olumsuz etki ettiğini öne sürmüştür. Muhtar Paşa, Rauf Paşa’nın savaş boyunca süren sitemkâr ve anlayışsız tavrını eleştirmiştir. Özetle meclis her ne kadar cepheler arası bağlantıyı sağlamak için kurulmuşsa da bu işe yaramadığını belirtmek gerekir. Özellikle Rumeli Cephesi’nde Süleyman Paşa,Mehmet Ali Paşa-Osman Paşa -Abdülkerim Nadir Paşalar arasındaki iletişimin ve güvenilirliğin sarayın müdahalesiyle daha da kötüye gitmesi savaşa yansımıştır… Mevcut sistem sonucunda komutanların “ben” dediği bir ortam yaratılmıştır.Dolayısıyla ego çatışmaları birlik çalışmalarının önüne geçmiştir.

Özetle karada Gazi Osman Paşa ve Ahmet Muhtar Paşa haricinde komuta kademesi son derece eksik ve birbiri ile sürekli mücadele halindeydi. Bu iki paşanın çabaları ve Plevne Savunması, Kızıltepe, Halyaz, Zivin gibi muharebelerdeki başarıları savaşın gidişatını değiştirmedi. Rus orduları Osmanlı ordu komuta kademesinin kuvvetleri sevk ve idaresindeki hatalarından, Gazi Osman Paşa ve Ahmet Muhtar Paşa’nın uyarılarının önerilerinin zamanında Padişah ve Genelkurmay tarafından dikkate alınmamasından, Şıpka Geçidi gibi kritik bir geçidin yanlış eksik müdahaleler ile tutulamamasından yararlanarak Balkan ve Kafkas cephelerinde Osmanlı kuvvetlerini bir sıra mağlubiyete uğratarak doğuda Erzurum’u, batıda ise Bulgaristan’ın tamamı ile Trakya’nın İstanbul surlarına kadarki kısmını işgal ettiler. 31 Ocak 1878’de Yeşilköy’e neredeyse dayanan Ruslar ile Osmanlı Devleti önce Edirne Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı.

Meclis-i Mebusan’da Osmanlı–Rus Harbi’nde gelinen bu son gelişmeler üzerine eleştirileriyle ön plana çıkan bazı mebuslar, bir pazar günü meclisin açık olmadığı zamanda toplanarak iki önemli karar aldılar. Pazartesi günü meclise gelerek verecekleri önergede aralarında nazırların da bulunduğu beş kişiyi “istenmeyen adam” ilan edeceklerini açıklayacaklardı. Bunlar, Sadrazam Ethem Paşa, Tophane Müşiri Damat Mahmut Paşa, Dâhiliye Nazırı Said Paşa, Bahriye Nazırı ve Mabeyn Müşiri Said Paşa ve Serasker Redif Paşa’ydı. Bu kararlar daha meclise gelmeden Sultan II. Abdülhamid tarafından haber alınınca, kabineyi hemen değiştirdi. Sadrazamlığın adını II. Abdülhamid Başvekalet olarak değiştirdiğini belirtip, Ahmed Hamdi Paşa yerine Ahmed Vefik Paşa’yı sadrazam olarak atadı. Milletvekilleri Meclis-i Mebusan’da bu yapılanın anayasaya aykırı olduğunu belirtti. Hükûmetin savaş politikalarına mebuslarca yöneltilen ağır tenkitler padişaha da yöneldi. Osmanlı devleti bu tür iç problemleriyle uğraşırken, Rus baskısı da olabildiğince sürüyordu. Ruslarla yapılacak bir anlaşmaya İngilizlerin desteği alınmak isteniyordu. İngilizler’in Kıbrıs Adası’nı istemeleri üzerine yapılan Meşveret Meclisi’ndeki iki mebustan biri olan Astarcılar Kethüdası Ahmed Efendi, toplantıda ayağa kalkarak Padişah’ın yüzüne karşı alışık olunmayan bir üslupla: “Siz bizim fikrimizi pek geç soruyorsunuz, felaketin önünü almak mümkün olduğu zaman bize suret-i ciddiyede müracaat etmeliydiniz.” dedi. Aynı mebus konuşmasının devamında “Meclis-i Mebusan kendi malumatı haricinde olarak husule sebebiyet verilen bir halden dolayı mesuliyeti asla kabul edemez.” diyerek meclisin savaşın ağır yenilgisini üzerine almayacağını açıkça ifade etmişti. Bir yönde eleştirilerde doğruluk payı vardı. Zira 13 Ocak 1878’de daha savaş sürerken padişah, Meclis-i Mebusan yerine Meşveret Meclisi (Meclis-i Vükelâ)’yı toplamış Bosna, Kıbrıs gibi konularda Meclis-i Mebusan’ı atlayarak bu meclis ile Bab-ı Ali arasında bir sistem kurup işleri yürütmekteydi. Savaş boyunca da meclisi atlayıp Harp Meclisi veya danışma meclisleri ile işi yürütmekteydi. Bosna ve Kıbrıs gibi pek çok hayati karar da, meclisin önüne gelmemekteydi. Temsilde ve protokolde bile meclis, Meclis-i Vukelanın gerisindeydi.Ancak bu şekilde Astarcılar Kethüdası Ahmed Efendi’nin padişahın yüzüne karşı yaptığı sert konuşma o günün diplomasisinde olmayan bir üsluptu. II. Abdülhamid vekilin cezalandırılmasını talep etti. Özellikle bu üslubun meclisi kapatma konusunda çekinen padişahın çekincesini giderdiği iddia edilmektedir. Bu konuşma sonrasında “Ben artık Sultan Mahmud’un izinden gitmeye mecbur olacağım.” diyerek Yeniçeri Ocağı’nı kapatan dedesi II. Mahmud’a atıf yaparak meclisi kapatma yönünde imada bulunduğu belirtilmektedir.

Meclisi II. Abdülhamid’in kapatmasında ikinci olayda bir iddiaya göre 93 Harbi’nin tartışmalı bir kişiliği olan aynı zamanda Abdülaziz’e yapılan darbede rol oynaması sebebiyle Abdülhamid tarafından pek güvenilmeyen ancak harpte zaruri olarak görevlendirilen Süleyman Hüsnü Paşa’nın kendisidir.Abdülhamid tarafından başta başkentte uzak geri planda tutulmaya çalışılan ancak diğer komutanların başarısızlıkları üzerine 8 Kasım 1877’de Rumeli Orduları Komutanlığına atanan Süleyman Hüsnü Paşa, başarılarına karşın Plevne’de Osman Paşa’nın bulunduğu çemberi aşmasını sağlayamadı ve kaybedilen Şıpka geçidini geri alamadı. Bu yönde kendisinin de iştirak ettiği Maçka Muharebesi başarısız oldu. Ordunun sıkışık durumu ve yaklaşan kışın zorlukları yüzünden İngiltere’nin aracılığıyla Osman Paşa’nın ordusuyla geri çekilmesi, statükonun korunması şartıyla Şubat ayına kadar uzanan bir mütareke akdine girişilmesi ve bunun Rumeli Ordusunun derlenip toparlanmasına, düşmanın Tuna’nın öte yakasına atılmasına vesile olabileceği gibi fikirler ileri sürmesi üzerine kısa zaman içinde azledildi ve yerine Şâkir Paşa getirildi. Ancak kendisi birlik kumandanı olarak hala görevdeydi ve Aralık 1877’den beri Plevne’nin düşmesi akabinde Ruslara karşı Bulgaristan’ın kaybedilmek üzere olmasından Edirne’de savunma hattı kurulması gerektiği yönünde direnişteydi. Yıldız Sarayı’ndaki Heyeti Müşavere kuvvet komutanlarının durumu anlamamasından yakınmaktaydı. Kendisi durumu anlatmak için haber vermeden cepheden ayrılıp gizlice II. Abdülhamid’in yanına gelip durumu anlatmaya çalıştı, gizlice ayrılıp gelmesi tepki çekti ve Abdülhamid onu kendisine darbe girişiminde bulunulacağı söylentileri altında dinlemedi. İstanbul’dan ayrılıp Edirne’ye vardığında (21 Aralık 1877) şehrin savunma tertibatı içinde olmadığını gördü ve Rus ileri harekâtı karşısında kuvvetlerin Edirne hattında savunmaya geçmesi gerektiği fikrinde daha da ısrarcı oldu. Bu tutumu zaten arasının kötü olduğu Rauf Paşa’ya, saltanat değişikliğine karışmış olması sebebiyle orduyla İstanbul’a yakın bir yerde bulunmasını padişahın vehmini tahrik edecek şekilde istismar etmesine imkân vermekteydi. 4 Ocak 1878’de bizzat padişahı da yanına alan Rauf Paşa ile yapılan telgraf görüşmesinde Edirne’de savunma hattı oluşturulması fikrinden dönmedi ve bunun üzerine kumanda mevkiinden alınarak yerine Rauf Paşa tayin edildi.Sonrası Şıpka geçidi düşünce Ruslar Trakya’ya dayandı, ortada Bulgaristan sonrası bir savunma hattı olmadığından 20 Ocak 1878’de Edirne kolayca Ruslar tarafından ele geçirildi.Süleyman Paşa kendisi de araya giren güçlü Rus birlikleri karşısında çaresizce birlikleriyle Gümülcine’ye çekilmek zorunda kaldı.Rusların İstanbul’a kadar ilerlemesini durduracak bir engel neredeyse kalmadı. Bununla birlikte kendisi Gelibolu’da Bolayır mevki kumandanlığına tayin edildi. 30 Ocak’ta gittiği Gelibolu’da askerlerin İstanbul’a sevkiyle ilgili aldığı emirleri yerine getirmeye çalıştı. Ancak Edirne’de Rusların İstanbul’a dayanması neticesi 31 Ocak’ta imzalanan ateşkes antlaşmasına karşın Ruslar’ın Enez’e çıkartma yapma ihtimalleri bulunduğunu belirtip karşı savaş gemisi gönderilmesi talebinde bulundu ve şikâyetlerini yüksek hükûmet makamlarına yazılı olarak ileterek iki gün içinde olumlu cevap verilmemesi halinde istifa etmiş sayılması talebinde bulundu. Ortalığı ayağa kaldıracak telgrafını 7 Şubat 1878 tarihinde Mabeyn’e (Padişaha), Sadarete, Seraskerliğe ve Bahriye Nezâreti’ne gönderdi ve Meclis-i Mebusan’da milletvekilleri ile irtibat kurdu, zaten savaşın başından beri anlaşamadığı Serasker Rauf Paşa ve Bahriye Nâzırı Said Paşa aleyhine suçlamalarda bulundu. Telgraf metni Selanik Mebusu ve aynı zamanda Selanik’te yayımlanan Zaman gazetesinin sahibi Mustafa Bey’in eline geçti. Mustafa Bey, 13 Şubat 1878 günü Meclis-i Mebusan’da ayağa kalkıp ağlayarak Süleyman Paşa’nın taleplerini kürsüden duyurdu. Bu durumda meclisin, hükûmetin, sarayın iyice karışmasına neden oldu.Süleyman Paşa, kendisi meclisin kapatıldığı gün tutuklandı. Daha sonra yargılandı ve Bağdat’a sürgün edildi.

Neticede II. Abdülhamid, meclisi 14 Şubat 1878’de meclis toplantı halindeyken tatil etti. Bahane olarak kararların hızlı alınması gibi nedenler gösterildi. Ama esasında kapatma nedenleri arasında kendisinin 93 Harbi’nin neticesinden şahsen sorumlu tutulma korkusu da bulunmaktadır.1880’lere kadar da meclis tekrar toplanacak gibi bir görüntü çizildiğinden başlangıçta bir mebus tepkisi olmadı. Ancak takip eden 30 yıl boyunca meclisi bir daha toplantıya çağırmadı ve bu süre zarfında meşrutiyet anayasası olan Kânûn-ı Esâsî kaldırılmayıp askıda kaldı. Ancak Abdülhamid kâğıt üzerinde de olsa anayasayı muhafaza ederek aldığı kararları yine bu anayasaya göre yürürlüğe koydu.Tarihçi Sina Akşin’in belirttiği ve tarihçi Ahmet Oğuz’un zikrettiği üzere 1880 yılı ve sonrasında tutuklama, gözaltılar Abdülhamid tarafından Yıldız Mahkemesinin 1881’de kurulup Midhat Paşa’nın Taif’e sürgüne gönderilmesi, muhalif kitleye verilen gözdağı ile esas olarak Abdülhamid’in istibdat dönemi denen dönemi başlamış oldu.

Armağan ve Müftüoğlu bir kısım araştırmacı her ne kadar Abdülhamid’in meclisi kapatmasının devleti parçalanmaktan kurtardığını demir yumruğu ile devletin çöküşünü yıllarca geciktirdiğini, devletin güvenliğini düşündüğünü iddia etse de Ahmed Oğuz  gibi bir kısım tarihçiler bunun tam aksi düşüncededir.

…ilk açılan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın hızlı ve sert bir şekilde son bulması ve uzun bir süre böyle bir parlamenter meclisin oluşturulamaması, buna karşı gelişen muhalefetin devlet yönetme kabiliyetine sahip olamaması, Osmanlı devletinin belki de sonunu hazırlayan en büyük etkenlerden birini meydana getirmiştir. İttihat ve Terakki hedef olarak kendisine sadece II. Abdülhamid’i tahttan uzaklaştırmayı seçmiş, iktidara gelince ne yapacağını düşünmemiştir. Devletin, İttihat ve Terakki gibi çağı kavrayamayan Sultan’ı devirmekten başka hedef gütmeyen bir gurubun eline geçmesi adeta sonraki felaketlerin başlangıcı olmuştur. Eğer meclis, İslam’ın meşveret anlayışı olarak görülse ve o şekilde çalışabilseydi ne imparatorlukta en sona kalan Müslüman-Türk uyanışı gecikir ne de Abdülhamid sonrası iktidar sarhoşu bir yönetim iş başına geçerdi. Eğer meclis padişahın danışma meclisi hüviyetiyle bile iş görebilmiş olsaydı, yılların olgunluğu içinde devlet için en doğruyu bulabilecek kapasiteye ulaşabilirdi. Bir diğer dikkate alınması gereken ve çok önemli olan başka bir unsur da demokrasinin ancak zaman içinde olgunlaşarak güçlene bileceğidir. Oğlun, yapıcı ve güçlü bir muhalefetin gelişmesi de ancak böyle sağlanacaktır. Eğer istenildiği zaman kapatılabilen bir meclis değil de kurumsallaşan bir meclis tarih içinde gerçekleşebilseydi, Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle boşalan yönetim boşluğu İttihat ve Terakki ile doldurulmayacak, padişaha ve saraya da olumlu yön verebilen deneyimli ve kurumsal kimliğe sahip bir meclisin yol göstericiliğinde devlet yönetilecekti…

93 Harbi’ne geri dönersek Edirne’de imzalanan ateşkes antlaşması akabinde 93 Harbi, 3 Mart 1878’de İstanbul surları dışındaki Ayastefanos (Yeşilköy)’ta karargâh kuran Rus kuvvetlerinin dikte ettiği Ayastefanos Antlaşması ile sona erdi.Antlaşmaya göre Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı, sınırları Tuna’dan Ege’ye, Trakya’dan Arnavutluk’a uzanacak bağımsız bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, Bosna-Hersek’e iç işlerinde bağımsızlık verilecek, Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek, Ardahan, Kars, Ardahan, Batum, Artvin, Eleşkirt ve Doğubayazıt Rusya’ya verilecek; Teselya, Yunanistan’a bırakılacak, Girit ve Ermenistan’da ıslahat yapılacak, Osmanlı İmparatorluğu Rusya’ya 30.000 ruble savaş tazminatı ödeyecekti.

 

Berlin Antlaşması sonucu Osmanlı sınırları

Oldukça ağır şartlar içeren bu antlaşmaya Rusya’nın aşırı derecede güçlenmesinden kaygı duyan İngiltere ve diğer Avrupa devletleri karşı çıktılar.İngiltere 14 Şubat 1878’de Marmara Denizi’ne donanmasından bir kısım gemileri soktu ama bunun yanında İngiltere, Osmanlı Devleti’ne Kıbrıs’ı kendisine kiralaması karşılığında daha iyi şartlarla anlaşmaya Rusları ikna edeceğini bildirdi. Bir yandan da Osmanlı’yı Kıbrıs konusunda zorladı. 13 Temmuz 1878’de Ayastefanos Antlaşması’nın yerine geçen Berlin Antlaşması İngiltere’nin Osmanlı’dan aldığı Kıbrıs adası tavizi ve baskısı neticesi imzalandı.Yeni antlaşmayla Rusya’nın toprak kazanımları görünüşte kısmen geri alındı, Makedonya, Doğu Bayazıd, Eleşkirt Ovası Osmanlı’da kalırken, Romanya ve Sırbistan, Karadağ’a tam bağımsızlık verildi. Bulgaristan’da Almanya ve Avusturya-Macaristan himayesinde bununla birlikte Büyük Bulgaristan Prensliği yerine daha dar topraklarda başkenti Tırnova (1879’da Sofya oldu) olan Prensini Osmanlı padişahının seçemeyeceği, kendi savunma kuvvetleri ve milli marşı da olacak özerk Bulgaristan Prensliği oluşturuldu; bunun yanında yine Osmanlı’ya bağlı Bulgar valilerini Osmanlı padişahının seçip atayacağı, Osmanlı Ordusunun denetiminde başkenti Filibe olan özerk Doğu Rumeli vilayeti kuruldu.

Bunun yanında bu savaş Osmanlı tebaası müslüman halk için insanlık dramı yaşanmasına neden olmuştur. 1877-1878 yılları arasında özellikle batıda Rus güçlerinin ve onlarla birlik hareket eden Bulgar çetelerinin bunun yanında savaş sırasında ve hemen akabinde doğuda Ruslar ve birlikte hareket eden Ermeni,Kazak milis alaylarının süre gelen katliamları, çatışmaları, yağma vs. hareketleri neticesinde çok sayıda Türk ve müslüman ahali göç etmek zorunda kalmıştır. Öte yandan savaş sırasında ve hemen akabinde bağımsız hale gelen Sırbistan’da, Karadağ’da pek çok Arnavut, Pomak, Türk ve diğer Müslümanlar göçe zorlanmıştır, muhacir olarak kötü koşullarda Kosova, Anadolu, İstanbul’a göç etmek zorunda kalmıştır.

ÇIRAĞAN BASKINI ->