Toprak Kayıpları

Toprak kayıpları

Romanya, Sırbistan ve Karadağ’ın elden çıkması, Teselya’nın Yunanistan tarafından işgali (1878)

Sırbistan, 1815 yılında özerklik kazandı. Bu özerklik, Ruslarla imzalanan Akkerman Antlaşması (1826) ve Edirne Antlaşması ile teyit edildi. 1835 yılında Sırbistan’ın ilk anayasası kabul edildi. 1867 yılında ise Batılı ülkelerin baskısıyla Türk birliklerinin Sırbistan’daki bütün kalelerden çekilmesi üzerine Sırbistan, görünüşte özerk, ancak fiilen bağımsız bir yapıya kavuştu. Karadağ ise İşkodra’ya bağlı bir sancak olmakla birlikte Osmanlı hâkimiyeti için askerî harekât yapılmasına lüzum görülmeyen çorak bölgede vladika adlı yöneticiler kısmî bir özerklik yaşamakta olup 1852 yılında Rusların da desteğiyle Karadağ Prensliği adıyla bu özerkliğini resmiyete kavuşturmayı başarmışlardı. 1858 ve 1862 yıllarındaki Osmanlı-Karadağ savaşlarının sonucunda imzalanan belgelerde Karadağ’ın sınırları da belirlenmişti. Sırbistan ile savaş, başlangıçta Osmanlı ordularının başarısıyla sonuçlandı. Sırpların Niş, Pirot ve Sofya hedeflerine yönelik başlattıkları taarruzları durduran Türk birlikleri karşı taarruza geçti ve 1 Eylül 1876 tarihinde Aleksinaç Muharebesi’nde Sırpları kesin bir yenilgiye uğrattı. Ekim ayında Sırpların savunmasının tamamen çökmesi ve Osmanlı ordusuna Belgrad yolunun açılması üzerine Rusya, 48 saat içinde silahlı çatışmaların durdurulması hususunda Osmanlı Devleti’ne ültimatom verdi. Rus baskısına boyun eğmek zorunda kalan Osmanlı Devleti ateşkes yaptı. 15 Ocak 1877 tarihi itibarıyla Sırbistan ile savaşın ilk merhalesi kesin olarak sona erdi. Karadağ ile 18 Haziran 1876 tarihinde başlamış olan savaşta ise Osmanlı ordusu başarısız oldu. 18 Temmuz’da Niksiç Muharebesi’nde yenilgiye uğrayan Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kaldı.

Balkanlarda ortaya çıkan buhranı çözüme kavuşturmak gayesiyle ve Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki eyaletlerinin idari şartlarını düzenlemek üzere Avrupa ülkelerinin baskısı ile İstanbul’daki Haliç tersanelerinde toplanan Tersane Konferansındaki başarısızlık, sonrasında Ruslarla harbin çıkması üzerine hem Sırbistan, hem de Karadağ ile muharebeler de yeniden başladı. Osmanlıların neredeyse bütün birliklerini Ruslarla savaşa teksif ettikleri bir dönemde Sırbistan ve Karadağ’daki az sayıdaki birlikle savunmada kaldılar ve mağlup oldular. Sırplar 1878 yılında Niş, Pirot ve Vranje’yi ele geçirirken Karadağlılar da Nikşiç, Podgorica, Bar ve Ülgün’ü işgal ederek Adriyatik Denizi’ne çıktılar.Bu arada 93 Harbi öncesi ve başında Osmanlı himayesindeki Romanya Prensliği, Osmanlının, Rumen Kralı I. Carol’un baştaki Osmanlı yanlısı tutumunu değerlendirememesi ve Kırım Harbinin aksine Romanya’da savunma yapmak yerine Tuna boyunda savunma yapma stratejisi ardı ardına stratejik hataları karşısında Rus işgaline uğramamak ve bağımsız olmak için Osmanlı aleyhine dönmüştü. Ruslarla 1877’de Bükreş’te anlaşıp ülke bütünlüklerine saygı gösterme, işgale uğramama şartlı olarak Rus kuvvetlerinin geçmesine izin verdi, fiilen Osmanlı’ya karşı bağımsızlığını ilan etti ve sonrasında Ruslar yanında savaşa girip Rusların ilerlemesine kendi askerleri ile katıldı. Öyle ki Plevne Muharebelerine Rumen Kralı’da Rus İmparatoru ile birlikte ordusuyla iştirak etmiştir. Neticede savaş sonrası Ayastefanos ve Berlin Antlaşması ile hukuken de bağımsızlığı tanınarak Osmanlı’dan ayrılıp Kuzey Dobruca’yı da topraklarına katıp Romanya Krallığı olarak bağımsız bir devlet haline gelmiştir.

Bunlar sürerken Yunan Ordusu, beklenmedik şekilde savaş ilan etmeden Osmanlı’nın elindeki Teselya’yı işgal etti. Bölgedeki Osmanlı birlikleri Rus-Sırp-Romanya-Karadağ kuvvetleri ile savaşta olduğundan sayıca yetersizlikten bu işgale karşı koyamadı. Osmanlı Devleti 1878 yılında imzalanan Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Antlaşması ile Karadağ ve Sırbistan’ın bağımsızlıklarını tanıdığı gibi kaybettiği toprakların bu iki ülkeye ait olduğunu da kabul etti. Teselya’da Yunanistan’a verilmek zorunda kalındı.

Savaş neticesinde imzalanan Berlin Antlaşması’na göre Karadağ bağımsız olmuştur. 1879’dan itibaren Karadağ’la diplomatik ilişkilerin de başladığı bu dönemde ilişkilerde mühim bir mesafe kat edilmiştir. Balkan Savaşları’na kadar küçük sınır çatışmaları haricinde Osmanlı-Karadağ ilişkilerinde savaşsız bir dönem geçirilmiştir.

Arnavut Milliyetçi Hareketi ve Prizren Birliği (1878-1881)

Gusinyeli Ali Paşa (oturan, sol) Hacı Zeka (oturan, orta) ve diğer Prizren İttifakı üyeleri

93 Harbi sonrasında yenik düşen Osmanlı İmparatorluğu Sırbistan’a ve Karadağ’a toprak bırakmak zorunda kalmıştır. Ayastefanos Antlaşması ile Makedonya’yı da içine alan bir Bulgaristan Krallığı kurulması kararlaştırılmıştı. Diğer taraftan Sırbistan’da ele geçirdiği bölgelerdeki Arnavutları sürmeye başladı. Özellikle %70’i müslüman ve Osmanlı’nın pek çok savaşında yer almış son derece sadık vatandaşlarının haklarını koruyamaması, daha başka çeşitli bölgelerinde Sırbistan, Karadağ’a terk edileceği söylentileri Arnavut ve müslüman ahalide büyük bir hoşnutsuzluk yarattı. Bölgedeki halkın çeşitli kesiminden kişiler Osmanlı’ya hizmet vermiş veya müslüman halkça saygı gören 47 Arnavut beyinin başkanlığında Berlin Antlaşmasının hemen öncesinde 10 Haziran 1878’de toplandı. Prizren Ligi veya Prizren Birliği (İttifakı) adı verilen bir örgüt kurulması kararı aldılar. Örgüt Prizren Ulusal Savunma Komitesi Kararnamesi adlı bir beyanname yayımlayarak 18 Haziran 1878’de bölgenin Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılmaması, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün korunması bu amaçla Osmanlı’ya destek verilmesi yolunda Prizren Ulusal Savunma Komitesi Kararnamesini yayınladı. İlaveten Arnavutların yaşadığı vilayetlerin birleştirilmesinin istenmesi de kararlaştırıldı. Bunun ardından bölgedeki Arnavutlar silahlanmaya milis güç örgütlenmesine başladı. Her ne kadar ilgili örgüt bağımsız bir Arnavutluk kurulması amacıyla kurulmamışsa da çıkarılan metinde bu yönde Osmanlı’dan bölgenin alınması durumunda bir talep olacağı ima edilse de; Fraşirili Abdül Bey gibi bağımsızlık düşüncesinde olanlarda vardı ve bu hareketi destekleyen ve katılanlar arasındaydı. Temmuz’da Berlin Kongresi’nde kendisi ve 60 kadar kişi birlik adına bir mektup yolladılar ve Arnavut olarak kendilerinin tanınmasını istediler.

Türk olmadığımız ve olmak istemediğimiz gibi, bizi Slavlara, Avusturyalılara veya Yunanlara dönüştürmek isteyen herkese tüm gücümüzle karşı çıkacağız, Arnavut olmak istiyoruz.

 

1878 Berlin Kongresi’nde İngiliz delegasyonuna Prizren Birliği’nce gönderilen muhtıradan bir alıntı.

 

Osmanlı İmparatorluğu içinde Arnavut kültürünün savunmasını destekleyen bir örgüt olan Prizren Birliği’nin birleşme otonomi istediği ve sonuna kadar savunulacağını belirttiği 4 eyaleti gösteren haritası.

Talepleri özellikle Bismark’ın Arnavut diye bir ulus yoktur burada olsa olsa coğrafi bir birlik olur sözleri ile dikkate dahi alınmadı. Bunun yanında Berlin Antlaşması ile Arnavut ve Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Bar, Podgorica ama en önemlisi Gusinye ve Plav çevresinin Karadağ’a bırakılmasına karar verildi. Bunun üzerine birlik bu anlaşma şartlarını kabul etmeyip silahlı mücadeleye girişmeye karar verdi. Öte yandan bu bölgenin devri Osmanlı’nın da istediği bir durum değildi. Fakat Rus birliklerinin, bu bölgelerin Karadağ’a katılması kesinleşmedikçe Doğu Rumeli’yi tahliye etmeyeceklerini öngören Rus ültimatomu karşısında Osmanlı’nın da başkaca bir çaresi kalmamıştı. Osmanlı İmparatorluğu Berlin Antlaşması şartlarını kabul ettirmek için Müşir Mehmet Ali Paşa ve birliğin bildirisine imza atan ancak sonrasında birlikten ayrılan Abdullah Paşa Dreni’yi ikna için bölgeye gönderdi.

Yakova saldırısı neticesi öldürülen Müşir Mehmed Ali Paşa

Fraşirili Abdül Bey, 1880

93 harbindeki başarısızlıkları ve 1871’de bir Arnavut isyanını gidermedeki sert tutum ve davranışlarıyla zaten bölgede sevilmeyen Mehmet Ali Paşa tepki ile karşılandı.Yakova saldırısı diye bilinen olayda Abdullah Paşa Dreni ile birlikte bölge halkının Arnavut milislerin askerlere saldırısı ve çıkan çatışma sonucu öldürüldü.Bu birliğin ilk saldırısı oldu. Osmanlı’nın Karadağ’a olan feragatini tamamlayamaması, 1878 kongresinden sonra bile ülkenin yüksek istikrarsızlığını uluslararası düzeyde vurgulamıştır. Selanik’ten Üsküp ve Ferizovik’e büyük askeri birlikler, birliğin üzerine gönderilsede Osmanlılar Prizren birliğinin üzerine genel isyan riski ve bölgedeki hoşnutsuzluğu arttıracağını düşünerek yürümedi, bu saldırıyı mantıksız başkaca işlere bağlayıp gizlemeyi tercih ettiler.Ancak bu saldırı ve başarısı Fraşirili Abdül Bey gibi bağımsızlık yanlılarında istemlerinin güçlenmesine neden oldu.27 Eylül’de, Arnavutların yaşadığı tüm bölgelerin azami özerkliğe sahip tek bir vilayette birleştirilmesini, Arnavutça’nın bölgede resmi dil olarak kullanımı da içeren meclis kararları, talepleri İstanbul’da kardeşi Şemseddin Sâmi’nin sahibi olduğu Tercüman-ı Şark gazetesinde yayınlandı.Birlik sonrasında Gusinye ve Plav üzerine yönelen Karadağ birliklerine saldırdı. 9 Ekim-22 Kasım 1879 arasında birliğin yaptığı Veloka Saldırısı başarısız oldu. Bununla birlikte bölgedeki Osmanlı yöneticilerinden gizli yardım alan birliğe üye ama bağımsızlık yanlısı olmaktan çok Osmanlı taraftarı muhafazakar kanattan olan Gusinyeli Ali Paşa komutasındaki Arnavut ve Osmanlı Milisleri 4 Aralık 1879’da Novšiće Muharebesi’nde Karadağ ordusunu yenilgiye uğrattı. II. Abdülhamid ve Osmanlı kurmayları Ahmet Muhtar Paşa’yı Manastır üstü birliğin üzerine gönderse de Ahmet Muhtar Paşa barışçıl yollarla bu yerlerin devredilmesi gerektiğini belirten bir beyanname yayınlamakla yetindi.Bu arada birlik Karadağ birlikleri ile 8 Ocak 1880’de Murino Muharebesi’ne girişti. Her iki tarafta zafer ilan etse de muharebe sonuçsuz kaldı. Bu kanlı mücadeleler ve direniş karşısında 1880’de Osmanlı İmparatorluğu ve büyük güçler Berlin Antlaşmasında revizyon için pazarlığa oturdu. İtalyan temsicilsi Plav ve Gusinye’nin Osmanlı’da kalması karşılığında sahildeki Katolik Arnavut kabilelerine ait Hot ile Kelmendi’nin bir kısmının Karadağ’a verilmesini talep etti. Ancak bunun haberini alan bölgedeki Katolik Arnavutlar, İşkodra’daki Fransız konsolosluğuna Osmanlı Sultanına bağlı olup asla bu durumu kabul etmeyecekleri ve silahlı direnişle karşı koyacaklarını belirtir bir mektup yazdılar.Bunun üzerine Haziran 1880’de Berlin’de tekrar toplanan büyükelçiler, bu defa Ertem’e göre Osmanlıların teklifi ile müslüman Arnavutların yaşadığı Ülgün kasabasının Karadağ’a verilmesini kararlaştırdılar ki bu sırada İngiltere’deki seçimleri Gladstone kazanmıştı. Birlik bunu da kabul etmedi,Ülgün’de direniş örgütledi. Osmanlılar da, Ülgün’ü Arnavutlardan teslim almayıp işi geciktirme sakınma peşindeydi.Ancak Gladstone Osmanlı Devleti’ne derhal Ülgün’ü Karadağ’a teslim etmesi aksi takdirde İngiltere önderliğindeki uluslararası donanmanın İzmir’i işgal edeceğini bildirmiştir. Birde gemilerini Ülgün ve Osmanlı İmparatorluğu üzerine göndermiştir.Osmanlı İmparatorluğu bunun üzerine Ülgün ve birliğin üzerine asker göndermek mecburiyetinde kalmıştır. Müşir Derviş İbrahim Paşa komutasında Osmanlı birliklerince girişilen 1881’e kadar devam eden çatışmalar ve 22 Kasım 1880 Ülgün Muharebesi, 16-20 Nisan 1881’deki Slivova Muharebesi neticesinde birlik dağıtılmış liderleri tutuklanmıştır. Neticede Ülgün Karadağ’a verildi, Plav ve Gusinye ise Osmanlı’da kaldı. 1913 yılında 1.Balkan Savaşı’nda Karadağ tarafından işgal edilip elden çıkana kadarda kalmaya devam etti. Öte yandan Karadağ’daki gazeteler ittifakın hızla Osmanlıca Gladstone’un tehdit baskısı ile girişilen operasyonlar neticesi dağıtılması ve bu olaylar akabinde Osmanlıları ve Arnavutları (Prizren İttifakını) Berlin Antlaşması ile kendilerine verilen toprakları vermemek ve büyük güçleri kandırmak için danışıklı oyun tertip etmekle itham etti.Bununla birlikte ittifakın muhafazakar kanadını temsil eden Arnavut Gusinyeli Ali Paşa sonrasında II. Abdülhamid tarafından affedilip serbest bırakılıp bulunduğu yerde Gusinye muhafızı, İpek Mutasarrıfı yapılmıştır. İttifakın bağımsızlık yanlısı kanadını temsil eden Arnavut bağımsızlığını savunan Fraşirili Abdül Bey ise mahkemede yargılanıp ölüm cezası alsa da II. Abdülhamid cezayı hapse çevirdi, 1886’da sağlık nedenleri ile de affetti. Sonrasında kendisi İstanbul Şehremaneti üyeliğine getirilmiştir.II. Abdülhamid pek çok Arnavut’u üst düzey görevlere getirmiş ve askeriyeye almıştır. İlk Arnavut ulusal hareketi bu şekilde sona erdirilmiştir ancak bu olaylar bir kısım Arnavutların zaman içinde zayıflayan Osmanlıya karşı cephe alması ve bağımsızlık taleplerinin de önünü açmıştır. II. Abdülhamid’in tahttan ayrılması ardından 1909’da bölgede tekrar Arnavut isyanları patlak verecektir.

Kıbrıs’ın İngiltere’ye kiralanması (1878)

12 Temmuz 1878 tarihinde Lefkoşa burçlarına ilk kez Birleşik Krallık bayrağının çekilmesi.

İngiliz ordusu Kıbrıs’a ayak basar basmaz Lefkoşa’daki Kykko Manastırı’nın bahçesindeki St. Procopios Kilisesi’nde İngiliz bayrağını kutsayan Rum rahipler.(1878)

Mayıs 1878’de Osmanlı Devleti’ne resmen başvurmuş olan Birleşik Krallık, Kıbrıs’ın kendilerine verilmesi için bir anlaşma yapılmasını istedi. Ayastefanos Antlaşması yerine Rusya’yı daha Osmanlı lehine anlaşmaya ikna edebileceklerini de belirttiler. Osmanlı Dışişleri Bakanı Saffet Paşa, Birleşik Krallık’ın isteklerini yumuşatmak istediyse de İngiliz elçi gerekirse Kıbrıs’ı zorla işgâl edebileceklerini söyleyerek Osmanlı’yı tehdit etti. Bu tehdidin ardından anlaşmanın en geç 3 Haziran 1878 akşamına kadar yapılması için Osmanlı’ya yönelik baskı arttırıldı. Baskılar neticesinde Osmanlı, anlaşmayı kabul etti.Osmanlı Devleti ile Birleşik Krallık arasında Kıbrıs’ın yönetiminde değişiklik yapılmasını öngören anlaşma 4 Haziran 1878’de imzalandı.7 Temmuz 1878’de de İngilizlerin Kıbrıs’a asker çıkarmalarına izin veren emir çıkarıldı. Böylece 12 Temmuz 1878’de Kıbrıs’a asker çıkaran İngilizler, Kıbrıs’taki Osmanlı bayrağını indirip yerine kendi bayraklarını çektiler. Böylelikle her ne kadar “geçici” olacağı söylense de Kıbrıs tamamen İngilizlere bırakılmış oldu.

Bununla birlikte İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’na karşı sözünü tutarak daha Osmanlı lehine olan ve Balkanlarda Makedonya’yı büyük ölçüde Osmanlı’ya bırakan bağımsız ve büyük bir Bulgaristan Krallıği yerine şeklen Osmanlıya bağlı bir Bulgaristan Prensliği kurduran Bulgaristan’ı ikiye bölen Erzurum, Doğubayazıd’ın Osmanlıya geri iadesini sağlayan Berlin Antlaşması’nı Ruslara kabul ettirtmiştir. Kıbrıs’ın İngilizlere teslim edilişinden iki yıl sonra, 1880 tarihinde, Altın Post Şövalyeleri Tarikatı tarafından, II. Abdülhamid’e şövalyelik nişanı verilmiştir.

II. Abdülhamid’in iktidarının ardından Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin İngilizlere karşı savaşa girmesi neticesi 1914’te Kıbrıs, Büyük Britanya Krallığı tarafından ilhak edilecektir.

Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i işgali (1878)

Karl Pippich tarafından resmedilen Žepče (Sebze) Muharebesi (1878)

İşgale tepki gösteren Osmanlı’ya bağlı direnişçilerce savunulan Saraybosna’ya hücum eden Avusturya-Macaristan Ordusunu resmeden çizim (1878)

İngiliz gazetelerinde çıkan sivil halkın Boşnakların Saraybosna sokaklarında Avusturya-Macaristan Ordusuna karşı çatışması ve direnişini resmeden grafik (1878)

 

Bosna-Hersek esasında 18.yy dan başlayarak uzun bir zaman boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Arşidüklüğü arasında çatışmalara konu olmuş bir yerdir. Ancak Avusturya İmparatorluğu 18.yy’da burayı alma yönündeki tüm girişimlerinde başarısız olmuştu. Sonrasında halefi Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kurulduğunda Osmanlı ile ılımlı ilişkiler kurmayı tercih ettiğinden Bosna sorunu uzun bir süre iki devlet arasında gelmedi.

Bosna’da Müslüman beyler, Hristiyan köylülerin sorumlu olduğu çiftlik ürünleri ve hayvanlar üzerindeki çeşitli vergilerin yanı sıra, her bir köylünün mahsulünün bazen yarısı kadarını almaktaydı. Ayrıca, mütesellimler, kalan verim üzerinden ek vergiler alırlardı. 1874 mahsulünün başarısızlığı ve köylülerin kötü durumu ve Panslavizm ve Pansırbizm’deki dış etki ve ayrıca Avusturya’nın daha fazla Güney Slav topraklarındaki özlemleri, bölgedeki Sırpların isyanı ile 1875’de Hersek İsyanı denen isyanın patlamasına neden oldu.Bu isyan sürerken Osmanlı Balkanlarda Rusların desteklediği Slavların çıkardığı Bulgar isyanı ve kendi özerk Sırbistan ile Karadağ Prensliklerinin ayaklanmaları ile uğraşmaktaydı. Osmanlı devleti Rusya ile savaşa doğru yürürken, Kırım Savaşı’ndaki durumun aksine Rusya diplomatik alanda Osmanlı’nın bu defa elini kolunu bağlayacak önemli hamlelerde bulundu. En başta 1815 Viyana Konferansı sonrası Osmanlı Devletinin Slavlara karşı toprak bütünlüğünü korumaya yönelik politikasını ne olursa olsun Balkanlarda Slav birliğini engelleme şeklinde değiştiren Avusturya Macaristan dışişleri bakanı Kont Andrassy’e ulaştılar.Osmanlı Devleti ile büyük güçler arasında Tersane Konferansı daha sürerken 15 Ocak 1877’de Avusturya Macaristan ile Rusya olası bir Osmanlı Rus Savaşı’nda, Rus galibiyeti halinde Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan’a verilmesi ve karşılığında Avusturya-Macaristan’ın tarafsız konumda kalması; Balkanlarda tek ve büyük bir Sırp veya Slav devleti kurulmayacağı konusunda Budapeşte’de Peşte Antlaşması diye bilinen gizli bir antlaşma imzaladılar.Rusya bunun gibi Almanya ve diğer ülkelerle de tarafsızlık yolunda sözlü anlaşmalar yapıp savaşa girişinde başarısını diplomatik alanda garantilemek istemiş ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Netice olarak Rusya Osmanlı devletine savaş ilan edip 93 harbi sürerken Hersek isyanı bastırıldı ancak 93 harbi ağır Osmanlı yenilgisi ile sonuçlandı. Ayastefanos antlaşması Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalandı. Ancak bu antlaşmaya İngiltere kadar Avusturya-Macaristan’da tepki gösterdi. Zira Rusya aralarında imzaladıkları Peşte Antlaşmasına aykırı davranmış, Büyük Bulgaristan’ı kurmuş, Avusturya’nın Selanik yolunu kesmeye çalışmış ve Karadağ’ın sınırlarını Avusturya-Macaristan aleyhine olacak şekilde genişleterek Avusturya’nın Adriyatik’e çıkışının iyice engellemiştir. Ayrıca savaş öncesinde aralarında yaptıkları Budapeşte Antlaşması’na göre Bosna-Hersek’i kendine verecekken, Ayastefanos Antlaşması ile burası Rusya ve Avusturya’nın gözetiminde özerklik kazanmıştı. Bütün bu nedenlerden ötürü Avusturya-Macaristan, Rusya’ya tepkili idi. Bundan oda İngiltere ile birlikte bu antlaşmanın iptalini istiyordu.

Netice olarak Avusturya-Macaristan, zaman kaybetmeden İstanbul’a bir diplomatını gönderdi. İngiltere’nin Kıbrıs’ı istediği gibi İstanbul Hükûmeti’nden Bosna-Hersek’i direkt olarak talep etti. Bunun aksi olursa da Balkanlar’daki Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ’ın sınırlarının daraltılmasında Osmanlı Devleti’ne destek sağlamayacağını bildirdi. Ancak Babıali ve II. Abdülhamid bu teklifi reddetti.Bununla birlikte İngiltere, Osmanlı’dan Kıbrıs’ı alma karşılığı Berlin Kongresi planını çoktan hazırlamıştı. Rusya ve Avusturya Macaristan ile İngiliz dışişleri bakanları bir araya gelip kongrede neler yapılacağının planını kurmuşlardır. Buna göre İngiltere Osmanlı’ya yardım ederken 4 Haziran 1878 tarihli İngiltere- Avusturya-Macaristan ile yapılan gizli antlaşmada ise Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgal edilmesi durumunda İngiltere karşı gelmeme garantisi vermiştir.

Kongreye katılan devletler Berlin Kongresine normal şekilde başbakan ve dışişleri bakanlarını temsilci göndermişlerdir. Ancak Osmanlı Devleti’nde ise durum hiç böyle olmamıştır. Abdülhamit sadece bir diplomat ve bir Paşayı, Osmanlı’yı temsil için göndermiştir. Bunun II. Abdülhamid’in hatalarından biri olduğu iddia edilmektedir. Neticede İngiltere-Avusturya Macaristan ve Rusya arasındaki anlaşmalar gereği planlanan senaryo Temmuz ve Haziran 1878’de Büyük Güçler tarafından düzenlenen Berlin Kongresinde sahneye kondu. Daha başında Bismark Osmanlı delegesine esasında gerçekleri belirtecek şekilde şunu söyledi. “Kongre’nin Osmanlı Devleti için toplandığını zannederek kendinizi aldatmayınız. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan Ayastefanos Antlaşması Avrupa devletlerinin menfaatlerine dokunan bazı maddeleri ihtiva etmeseydi, olduğu gibi bırakılırdı.” Avusturya Bosna Hersek konusunda güvenlik çekincelerinin olduğunu belirtti. Sırbistan ve Karadağ’ın bölgede genişlemesini Bosna Hersek’i kendisine kadar bölgesindeki Slavları kışkırtacağını düşündüğünü, Hersek İsyanı gibi çıkacak benzer bir isyanın kendisine sorun olacağını belirtti.Avusturya Bosna-Hersek’te kendi askerlerinin olması için Osmanlı’ya ve İngiltere’ye talepte bulundu. Rus temsilcilerinde de Bosna Hersek ve Yeni Pazar sancaklarına Avusturya’nın asker göndermesine itiraz etmeyeceğini belirtmesi bunu Avusturya Macaristan’ın yapabileceğinin Rus temsilcisi Gorçakofça bildirilmesi ile kongreden Bosna-Hersek’e Avusturya-Macaristan’ın asker göndermesi hususunda karar çıktı. Osmanlı delegelerinin ısrarı üzerine, Avusturya-Macaristan ile Osmanlı bir protokol imzalamıştır. Osmanlı sultanının hükümranlığının -semboliken de olsa-bölgede devam edeceği şartını Avusturya kabul etmiştir. Bosna-Hersek Avusturya idaresine geçmiştir. Kısacası Habsburglular Bosna’yı işgal etme hakkını elde etmiştir. Bosna-Hersek için en acı gerçek yönetimin değişmesi; tüm idari kurumların farklı bir sistem ile yönetilecek olmasıdır.

Neticede Bosna-Hersek hukuki olarak Osmanlı’nın bir parçası olarak kalmaya devam etti ancak fiilen elden çıkmış Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na devredilmiş oldu ayrıca Avusturya-Macaristan Yeni Pazar Sancağı’nda da garnizon tutma hakkını elde etti. Bununla birlikte Müslümanlar Boşnak ve Arnavutlar, Babıali’den desteksiz Bosna Hersek’te bu işgale direnmeye çalıştılar. İşgal 29 Temmuz 1878’de; Avusturya Macaristan İmparatorluğunun 28 Temmuz 1878’de, Avusturya- Macaristan Hükûmeti Bosna-Hersek hakkında bir beyanname yayınlayarak askerlerinin sınırı geçmek üzere olduklarını, bunu, düşman sıfatıyla değil, fakat Bosna-Hersek’i ve bunlara sınır olan Avusturya- Macaristan arazisini uzun yıllar boyunca huzursuzluk içinde bulundurmuş olan kötülükleri ortadan kaldırmak üzere yapacaklarını belirtir beyanname yayınlanması akabinde başlamasına karşın Avusturya-Macaristan işgal kuvvetleri komutanı General Filipoviç, Hersek’in merkezi olan Mostar kasabasını şiddetli çatışmalardan sonra ele geçirmiştir . Bu mağlubiyete rağmen, halkın Avusturya yanlısı olmaması sonucu birçok Bosnalı, İmparator’un askerine karşı gelmeye devam etmiştir. General Filipoviç’in ordusu, Müslümanların ciddi direnişiyle karşılaşmış ve Doboj, Žepče (Sebze), Maglaj şehirlerine girebilmek için kuzeyde çatışmalara girip önemli kayıplar vermiştir. Maglaj şehrinde Avusturya ordusu ile Boşnaklar arasında ciddi çarpışmalar olmasına rağmen, Avusturya ordusu, 5 Ağustos’ta bu şehri, 8 Ağustos’ta da Zepçe’yi işgal etti. Bu sırada Babıali, Bosna’daki askeri temsilcilerine Avusturya-Macaristan askerlerini dostça karşılamaları talimatını göndermişti, fakat bir çok Türk komutanı, bu talimatın aksine hareket etti. Bu suretle, direnişçilerin sayısı gittikçe çoğaldı. Hıristiyanlardan bir çok kimse ve Müslüman Arnavutlar direnişçilerin saflarına katıldılar. Böylece Avusturyalılara karşı mücadele eden vatanseverlerin sayısı yüz bine yaklaşmıştı. Graçanik, Biskova Hanı’nda ve Tuzla’da önemli çarpışmalar oldu. Wurtemberg Dukası’nın emrindeki tümen üç günlük şiddetli bir çarpışmadan sonra, Travnik ile Saraybosna arasındaki direnen mevzileri ancak zorlayabildi. Duka sonrası bu şehirlerden Travnik’i mukavemetsiz işgal etti. Avusturya işgal ordusunun büyük kısmı 18 Ağustos’ta Saraybosna’nın önüne geldi. Şiddetli sehrin içinde bile sokak sokak süren bir çatışmadan sonra 19 Ağustos’ta Saraybosna şehrine büyük kayıplar vererek girdi.General Zach komutasındaki Avusturyalılar 19 Eylül’de Bihaç’ı hücumla ele geçirdi. Başka bir yönde General Szapary Ağustos ayı sonunda Doboj şehrine girdi. Eylül sonlarına doğru Biyelina müstahkem şehri ile Tuzla kasabası Avusturya askerlerinin eline geçti. Sonbaharın ilk günlerinde mukavemetin şiddeti, yavaş yavaş durmaya başlamıştı. Ancak kırsalda süren direnişle de bütün Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan Devleti tarafından ele geçirilmesi 28 Ekim 1878‘e kadar ancak tamamlanabilmiştir.

1908’de 2.Meşrutiyet sonrası Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi akabinde Bosna Krizi sonrasında Avusturya Macaristan Imparatorluğu zaten askerini bulundurduğu Bosna Hersek’i rakibi gördüğü Sırbistan’ın işgal etme tehlikesinin ortada olduğundan bahisle artık fiilen değil, resmi olarak da topraklarına katıp ilhak etmiştir. Böylece Osmanlı İmparatorluğu Bosna-Hersek’i tümden kaybetmiştir. Birinci Dünya Savaşı akabinde ise buraları Sırbistan’ın eline geçecektir.

İran’a Kotur ve çevresinin terki (1878-1879)

İran’da Nasıreddin Şah’ın kardeşi olan Mülk-i Ara Abbas Mirza, kardeşi tarafından sevilmezdi, bilhassa babalarının ölümü üzerine Nasireddin Şah ona karşı düşmanlığını daha fazla belli etmeye başlamıştı. Tahtını sağlama almak isteyen abisinin kendisini öldürme riski altında İngiltere ve Rusya’nın desteklediği Abbas Mirza ülkeden kaçmak zorunda kalmış ve önce Osmanlı İmparatorluğu’nda Bağdat’a sonra 1852’de İstanbul’a gelmiştir. Nasireddin şah kardeşi için Sultan Abdülaziz’le konuşmuş ve Sultandan Şehzadenin huduttan uzak tutulmasını, Halep veya Diyarbakır’a gönderilmesini istemiş, iki tarafta bu şekilde anlaşmıştır. Ancak sonrasında Nasireddin Şah, Bağdat’a gitmiştir. 93 Harbinde Osmanlı’nın endişesi savaş sürerken İran’ın Rus tarafını tutması ve tarafsız kalmayacağı korkusu olmuştur. İran, Nasireddin Şah’ın Bağdat’tan çıkarılması şartını ileri sürmüştür. İngiltere’de İran’dan Rusya yanında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı cephe almamasını 1878’de talep etmiş, Nasireddin Şah “Osmanlı Devleti Abbas Mirza’yı Bağdat’tan sürdüğü takdirde Rusya ile bir anlaşma yapılmayacaktır” cevabını vermiştir.Bunun üzerine Abbas Mirza Tahran’a can güvenliği garanti şartlı Osmanlı’ca II.Abdülhamid tarafından geri gönderilmiştir. Bir müddet sonra abisince Zencan Valiliğine tayin edilmiştir.

Osmanlı 93 Harbinde yenilince Berlin Antlaşmasında İngilizlerin araya girmesi ile Eleşkirt Ovası ve Doğubayazıt’ı geri vermeyi Ruslar kabul etmişti. Ancak Berlin Antlaşması’na İran’dan bir temsilci katılmıştı. Ruslar için stratejik öneme sahip kendi toprakları içinde sorun teşkil edebilecek Kotur şehrinde Osmanlı varlığını kabul etmek istemiyordu. Burası İran ile Osmanlı arasında da sınır anlaşmazlığında sorunlardan biriydi. Ruslar, Berlin anlaşmasına gözlemci gönderen İran’dan yana tavır alarak ellerindeki Doğubayazıt’ı ancak İran’a bu şehir ve çevresindeki köylerin Osmanlıca verilmesi karşılığında teslim edeceğini bildirdiler. Osmanlı Rus şartını bunun gereği olarak Kotur ve 18 köyü İran’a bırakmayı kabul edip, 1879’da burayı boşalttı. İran, Kotur ve çevresindeki 18 köyü böylece almış oldu; Ruslar’da işgal ettikleri Doğubayazıt’ı Berlin Antlaşması gereği Osmanlı’ya geri verdiler.[122] Böylece kötü durumdaki Osmanlı İmparatorluğu, İran’a karşı da toprak kaybetmiş oldu.

Fransa’nın Tunus’u işgali (1881)

Tunus’un Fransa tarafından İşgalini gösteren grafik (1881)

1881’deki Tunus Şehrine ait plan

Sidi_Bil_Hassan Kalesi’ni işgale giden Fransız birliklerini resmeden gravür (1881)

Pierre Léon Maurand tarafından alüminyum folyo üzerine baskı ile 67 x 76 cm ebatında resmedilen Bardo Anlaşması’nın imzalanmasını gösteren reprodüksiyon gravür. Soldan sağa Muhammed Larbi Zarrouk (Zarruk Paşa), Muhammed Aziz Batur, Mustafa Bin Ismail, Muhammed Haznedar, Osmanlı Tunus Valisi (beyi) Mehmet Sadık Bey, General Elias Mussali, Fransız Temsilcisi Theodore Roustan, Fransız General Bréart

Tarihçi Akşin’e göre Osmanlı Devleti’nin Berlin Antlaşması’nı imzalarken habersiz olduğu gizli anlaşmalardan biri de Fransa ile İngiltere ve Almanya arasında yapılmıştı. Bu gizli pazarlıkta İngiltere aldığı Kıbrıs’a karşılık Tunus’un Fransa’ca işgaline ses çıkarmayacaktı. Fransa bunun için fırsat kollarken İtalya’nın Tunus ile ilgilendiğini öğrenince derhal harekete geçmeye karar verdi.

Fransa, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu buhrandan faydalanıp sözde Cezayir ile bazı sınır olaylarını, iki kabilenin birbiri ile çatışmasını gerekçe göstererek  1881 yılının başlarında Tunus’a girme hazırlıklarına başlar. Tarihçi Mehmet Özdemir’in yer verdiği Osmanlı arşiv ve belgelerine göre  durumu fark eden Tunus beyi önce 19 Nisan’da Fransa’ya karşı Osmanlı devletinden yardım ister ama II.Abdülhamid ve Babıali donanmadan savaş gemilerini göndermek Fransa’yı karşısına almak yerine, çeşitli çekincelerle bu yola başvurmaz. Tunus beyi Mehmed Sadık Paşa’ya diplomatik çözüm ve Fransa ile iyi ilişkilerin korunması tavsiyesi verir. 5 Mayıs 1881’de durumun daha da gerginleşmesi ve Fransa’nın tümden işgal ve saldırmak üzere olduğunu anlayan Tunus beyi (valisi) çaresizce Osmanlı Devleti’nden durumun vahametini bildirip doğrudan gecikmeden savaş gemisi gönderip Fransa’ya karşı güç gösterisi yapması ve asker göndermesini talep edip açık açık yardım ister. Bunun halkın Osmanlı tarafından sahiplendiğinin delili olacağını kendisinin ve Müslüman halkın yalnız bırakılmaması ve yardımın geciktirilmemesi gerektiğini de alenen ve açıkca belirtir. Nihayet 2.Abdülhamid ve Babıali gemi gönderme kararı alır durum Tunus Beyine bildirilir ama gemilerin yola çıkması hala gecikmiştir. 8 Mayıs’ta Tunus beyi tekrar telgraf çekip yardım gönderileceği belirtilen telgrafın kendisini rahatlattığını ancak gemilerin geciktiğini Fransız birliklerinin denizden Tunus’a çıkarma yapmak üzere olduğunu bildirir. Osmanlı gemileri gidemeden 11 Mayıs 1881’de Fransız birlikleri Tunus’a denizden çıkarma yapar. Tunus valisi Mehmet Sadık Paşa diğer şehrin ileri gelenleri ile direniş örgütleme görüşmesi yapar. Öte yandan da Osmanlı yardımının zamanında yetişemeyeceğini anlayan vali çıkarmanın hemen öncesinde İngilizlerden de yardım istemiştir.İngilizler sözde yardım edeceklerini bildirse de esasında Fransa ile önceden anlaşmalı valiyi oyalama ve Fransa’nın ilk günden bir direnişle karşılamasını engelleme peşindedir. Tunus Belediye başkanı Zerruk Paşa,şehrin ileri gelenleri ve vali Manuba valilik sarayında toplanıp direniş kararı alır. Vali onayıyla Zerruk Paşa direnişi örgütlemek için Tunus şehrine gider. Ancak bunun akabinde valiye -kuvvetle muhtemel Fransız tertibi olan- bir telgraf gelir. Telgrafta padişah’ın “Tunus valisi Mehmet Sadık Paşa’yı azledip yerine Tunuslu Hayrettin Paşa’yı (Zerruk Paşa onun akrabasıdır) bey olarak görevlendirmeye karar verdiği” belirtilmektedir.[126] Vali telgrafı gerçek sanıp uğradığı derin kuşku ve hayal kırıklığı ile sarayından direnişi örgütlemeye bu telgraf üzerine Tunus şehrine o gün hareket etmez.

Ertesi gün 12 Mayıs 1881 tarihinde Manuba’da Sarayı’nda vali Fransızlarca kuşatılır ve bir anlaşma sunulur ya bu anlaşmayı imzalayacaktır veya en sert şekilde kendisi ve karşı koyanlara saldırılacaktır. Direniş yanlısı Zerruk Paşa ileri gelenler saraya gelip vali ile konuşmaya çalışsa da, gelen telgraf ve Hayrettin Paşa ile akrabalığından Tunus Beyi onu dinlememekle kalmaz, birde Belediye başkanlığı görevinden alır, toplantıyı dağıtır. Fransız tehdidine boyun eğip Bardo’da, Bardo Antlaşması’nı imzalar. Fransa’da, Tunus’u kendi himayesine aldığını duyurur.

Osmanlı bu durumu henüz kabul etmemektedir. Ancak II. Abdülhamid’in tutuklatmak istediği Midhat Paşa ise Bardo Antlaşması’nın imzalanmasından beş gün sonra, -Akşin’in iddiasına göre 16 Mayıs’ı 17 Mayıs 1881’e bağlayan akşamda İzmir’deki konağının kimliği belirsiz kişilerce basılması akabinde – İzmir Fransız Konsolosluğu’na sığınır. II. Abdülhamid de Midhat Paşa’nın teslim edilmesini istemiştir. II. Abdülhamid’in bu isteğine karşı gelmek Fransa’nın Tunus’a el koyma politikasını sekteye uğratabileceği ve geciktirebileceği için Fransa, Midhat Paşa’yı teslim etmeye karar verdi. Böylece Midhat Paşa Osmanlı Hükûmeti’ne teslim oldu. Fransa’nın Midhat Paşa’yı çabuk teslim etmesi, Tunus sorununda II. Abdülhamid’in yumuşamasını sağladı. II. Abdülhamid’in politikasındaki bu değişiklik, Tunus sorununun Fransa’nın çıkarına göre gelişmesini hızlandırmış ve Tunus’un Osmanlı’nın elinden çıkmasını kolaylaştırmıştı.8 Haziran 1883’te Tunus beyince Bardo anlaşmasına ek Mersâ Antlaşması imzalanınca Tunus, Fransa’nın resmen tam idaresine girdi, sömürge halini aldı.Böylelikle Osmanlı Devleti de Tunus gibi çoğunlukla Müslümanların yaşadığı bir toprak parçasını daha kaybetmiş oldu.Halk bunlara tepki göstersede direnişçiler arasında artık bir koordinasyon olmadığından Fransızlar isyanları bastırmıştır.

İngiltere’nin Mısır’ı işgali (1882) ve Akabe Krizi (1906)

Floh Dergisi’nde yayınlanan ve 2.Abdülhamid’in Mısır politikasını eleştiren bir karikatür bir yanda Fransa’yı temsilen bir subay diger yanda bir Alman denizci eline kılıç bağlayıp 2.Abdülhamid’i Mısır’a müdahil olması için iteklerken o ise müdahil olmamak İngiltere ile karşı karşıya gelmemek için direnmektedir. Neticede Mısır-Sudan ardından da Habeş vilayetleri kaybedilecektir.

Mısır’da bazı çevreler, yabancı müdahalesine karşı oldukça tepkiliydi. Özellikle Sultan Abdülaziz döneminde verilen yanlış kararla Mısır Hidivliği’ne dış borç alma yetkisinin tanınması ile Süveyş kanalının vs. projelerin yapımında alınan yüksek miktarda ödenmez hale gelen Hidivlik borçları bahanesi ile yabancılar iyice Hidivliğin iç işlerine müdahil haldeydi. Gelişen bazı olaylar üzerine İsmail Paşa Mısırlılardan oluşan bir hükûmet kurdu, ancak İngiltere ve Fransa’nın baskısı üzerine II. Abdülhamid tarafından görevden alındı.Bu arada Mısır Hidivliği’ne karşı egemen olduğu Sudan’da Mehdi Savaşı denen isyan patlak vermiş ve Hidivlik Sudan’da kontrolü kaybetmişti. Mısırlılar, Urâbî Paşa etrafında toplanarak Osmanlı ve İsmail Paşa yanlısı şekilde yabancı müdahaleye isyan edince İngiltere de İskenderiye’yi topa tuttu. 13 Eylül 1882’de Urâbî Paşa yandaşları ile İngiliz ordusu Tellülkebîr’de karşı karşıya geldi.Çarpışma neticesinde İngiltere Mısır’ı ve ardından Mehdi Savaşına (Ayaklanmasına) dahil olup kazanıp otoriteyi tekrar kendi lehine tesis edeceği Sudan’ı fiilen işgal etmiş oldu. Osmanlı Devleti böylece önemli bir toprak parçasını daha kaybetti. 1885’de İngilizlerin Mısır’ı boşaltma karşılığı anlaşma yapılmaya çalışılsa da bu sonuçsuz kalmıştır.Süveyş kanalının durumu için bir tek Osmanlı devleti, İngiltere ve diğer devletlerle 1888 İstanbul antlaşmasına imza atmıştır. Bu anlaşma ile kanalın her devlete açık olacağı belirtilse de İngiltere kanal üzerinde de fiili hakim durumunu sürdürmüştür.

İngiliz işgali altındaki Mısır ile Osmanlı devletinin Sina yarımadasındaki sınırları üzerindeki ihtilaf uzunca bir süre konuşulmadı, Osmanlı’nın inşa ettirmeye uğraştığı Hicaz Demiryolunun Akabe Körfezine doğru ilerlemesi bu ihtilafı tekrar gündeme getirmiştir. 1906’da neticede Akabe Krizi denilen kriz patlak vermiştir. İngilizlerin Ortadoğu’da hakimiyeti genişletme niyetleri karşısında Osmanlı Taba kasabasını işgal edip bir karakol kurdu. İngilizler, Akabe ve Taba’yı yeniden işgal etmek için Mısır’daki askerlerini toplayıp bir askeri gemi ile bölgeye gönderdi. Ancak Ahmet Muhtar Paşa komutasındaki Osmanlı birlikleri İngilizlerce gönderilen Mısır kuvvetlerini bölgeye indirttirmedi, bunun üzerine Mısır kuvvetleri yakındaki Firavun Adası’na inmiştir. İngiliz Donanması bunun üzerine Doğu Akdeniz’e savaş gemileri göndermiş ve Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bazı adaları ele geçirmekle tehdit etmiştir. II.Abdülhamid, 13 Mayıs 1906’da Taba’yı boşaltmayı kabul etti. Uzun müzakerelerden sonra, 1 Ekim 1906’da anlaşmaya varıldı. 8 maddelik anlaşma ile Akabe Osmanlı İmparatorluğu Filistin eyaletine bağlı, Taba kasabası ise Britanya Mısır’ına bağlı kaldı. Hem İngiltere hem de Osmanlı İmparatorluğu,Refah’tan güneydoğu yönünde yaklaşık olarak doğrudan Akabe Körfezi’ndeki bir noktaya 5 kilometreden (3 mil) az olmayacak şekilde uzanan resmi bir sınır çizmeyi kabul etti.Sınır başlangıçta telgraf direkleri ile işaretlenmişti daha sonra bunlar sınır direkleri ile değiştirildi. I. Dünya Savaşı ile birlikte bölge tekrar hareketlenecek ancak Osmanlı’nın savaşı kaybetmesi ile birlikte Filistin ile birlikte Akabe’de İngilizlerin eline geçecektir.

Sudan ve Habeş vilayetlerinin kaybı (1880-1885)

1800’den başlayarak tarihsel olarak 1880’deki Sudan’daki Mehdi isyanım hemen öncesinde Osmanlı Mısır’ı ve Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Mısır Hidivliği’nin birlikte sahip oldukları, yönettikleri Afrika, Arabistan’daki topraklarını gösteren harita; bu haritanın Afrika tarafındaki tüm topraklar 2.Abdülhamid döneminde kaybedilmiştir.

Osmanlı Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde Habeş vilayetlerine kadar nüfusu genişletmiştir. Sudan bir ara elden çıksa da Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve sonrasındaki yarı bağımsız Mısır Hidivleri Sudan’da otorite kurmayı başarmışlar ve Doğu Afrika topraklarını genişletmişlerdi. Buna karşın 1870’lerde Assab Koyu ve çevresindeki arazilerdeki beyler Osmanlı’dan İngiliz ve yabancılara kaymaya başlamıştı. Bu arada Fransızlar ve İtalyanlarda ve diğer yabancılarda kah para ile toprak alarak kah imtiyaz alarak bölgeye yerleşmeye başlamıştı. Fransızlar para ile satın aldıkları topraklarda Cibuti şehrini kurdular. Osmanlı Sultanı Abdülaziz Han Afrika’da Osmanlı otoritesini güçlendirmek için 1870’lerde Mısır’ın Doğu Afrika’daki ilerlemesini destekler şekilde davrandı ve Osmanlı’nın elinde olan Musavva ve Sevakin limanlarını korumasını Mısır Hidivi’ne bıraktı. Bunun yanında Fermanla Osmanlı yönetimi altındaki Zeyla’da bırakılmıştı. Mısır ordusu Osmanlı’nında desteğiyle Somali’ye Zanzibar Krallığı’na kadar ilerledi.Zanzibar Kralı’nın İngiltere’de yardım istemesi üzerine Mısır ile İngiltere arasında gerginlikler olsa da Mısır Hidivi geçici olarak aldığı bazı yerlerden çekilse de, o sırada Fransa ile rekabet içindeki İngiltere Hindistan yolunun güvencesi için zayıf durumdaki Osmanlı Devleti ve Mısır Hidivi’nin orada durmasının daha karlı olacağını düşündü.1875’te İngiltere Osmanlı’nın ve ona bağlı Mısır Hidivi’nin Cape Guardafui’ye kadar olan Afrika’nın doğu sahillerine Mısır’ın yerleşmesine itiraz edilmeyeceğini bildirdi. Mısır Hidivi de buraya yerleşti. Osmanlı Devleti, Galla taraflarından Zeyla ve Berbera’ya saldırılar olmaya başlayınca Mısır Hidivi İsmail Paşa’dan yardım istedi. Komutan Mehmed Rauf Paşa komutasındaki Mısır ordusu önce Zeyla ve Berbera’yı ele geçirdi. Ardından Somali kıyılarını takip ederek Ras Hafun’a kadar geldi ve buraya Osmanlı bayrağını dikti.

Kısacası II. Abdülhamid’in saltanatına kadar bölgede Fransızlara karşı Hindistan yolunun güvence altına alınması hedefli İngilizlerin kendi kontrolünde bir Mısır-Osmanlı yayılması Fransızlara karşı tampon olarak da kullanılması söz konusuydu. Bununla birlikte İngiliz Başbakan William Ewart Gladstone, iktidara gelince bu politikadan vazgeçip İngiltere’nin Osmanlı ve Mısır aleyhine politika izlemesine sebep oldu. İngiltere kendisi yayılarak Osmanlı ve ona bağlı Mısır Hidivliği topraklarının ilhakı ve Fransa ile arasında ise İtalyan bölgesinin olacağı bir politika peşine düştü. Yine Sudan ve Kuzey Somali’de Mısır-Osmanlı ordusunun yüksek vergi alması ve keyfi tutumları yerel halkta huzursuzluklara neden olmuştu. Gerilla savaşı tarzı baskın ve çarpışmalar baş gösterdi. İtalyanlar da İngilizlerin desteği ile 7 Temmuz 1880’de Zeyla’nın kuzeyindeki Assab’ı Osmanlı’dan ele geçirdiler.1881’de kendini Mehdi ilan eden Muhammed Ahmed’in, Mısır ve Osmanlı’ya karşı isyan etmesiyle, Sudan’da Mehdi Savaşı denen olay patlak vermiştir; isyancılar Mısır kuvvetlerini birbiri ardına mağlup etti ve 1881-1882 arasında Mısır, Sudan üzerindeki kontrolünü kaybetti. Neticede karadan ikmalin zayıfladığı Eritre, Somali kıyı bölgesinde zaten 18.yy sonundan itibaren zayıflayan Osmanlı varlığı iyice tehlikeye düştü.1882’de Mısır, İngilizlerce işgal edilip Hidivliğin himayesi İngilizlerin eline geçince bölgedeki Mısır birlikleri de tümden çekildi.24 Eylül 1884’te Mısır birliklerini Berbera’dan çekmeye başladı ve çekilen Mısır birliklerinin yerini de İngiliz birlikleri almaya başladı. Osmanlı Devleti İngilizlerin yerleşmesini engellemek için bir süre çabaladı. Babıâli, Lord Granville’in 3 Ekim 1884 tarihli takriri üzerine Berbera Limanı’nın Osmanlı Devleti’ne ait olduğunu bildiren bir yazıyı Hariciye Nezareti aracılığı ile İngiltere’ye bildirmek durumunda kaldı. Ancak yaşanan zorluklardan ve kendi üzerinde Osmanlı hakimiyetine son veren İngilizlerin baskısı ile Mısır, Harar, Berbera ve Zeyla’yı 13 Mayıs 1885 tarihinde tamamen boşalttı.Bu arada Fransızlarda Cibuti’ye asker sokup Cibuti yanında Obuk İskelesini ele geçirdi. Diğer Osmanlı bölgeleri Fransızlar ile aralarında tampon bölge kurmak isteyen İngilizlerce İtalyanlara verildi. Yine 25 Aralık 1884 tarihinde İtalyanlar İngiltere’ye bölgede başka yerler ele geçirmek konusunda görüşlerini ilettiler. Osmanlı burada İtalyanların adım adım ilerlemesine sessiz kaldı. 1885’de Massava elden çıktı. İtalyan ilerlemesi bölgedeki bağımsız Ortodoks Hristiyan Etiyopya Krallığı’nın direnişi ve zaferleri ile ancak durdurulabildi. Ancak Eritre üzerindeki Osmanlı Mısır ortak hakimiyeti de sona ermiş burası İtalyanların eline geçmiş, Doğu Afrika’da Kızıldeniz’e komşu tüm Osmanlı toprakları elden çıkmış oldu.Kaybedilen bu yerlerin bir kısmının Süveyş Kanalı’nın açılması sonrası önem kazanan gemilerin uğrak yeri, İngiltere’nin Dünya’nın Hindistan ve ticaret yolu üzerindeki limanlar olduğu düşünülürse Osmanlı maliyesinin imparatorlukta yaşanan mali krizi iyice derinleştirecek şekilde en önemli gelir kaynaklarından birinden mahrum kaldığı açıktır.

Doğu Rumeli’nin Bulgaristan Prensliği ile birleşmesi (1885-1886)

Tophane Elçiler Konferansı sonrası 1886’da Osmanlı’ya bağlı Bulgaristan Prensliği ile (     Sarı bölge) Bulgaristan Prensi’nin vali olarak atanması ile birleşen, Osmanlının fiilen elinden çıkan Şarkı Rumeli Eyaleti (     Portakal bölge) ve Osmanlı’ya Şarkı Rumeli’den çıkarılıp geri bağlanan Ropçoz (Dövlen), Kırcaali çevresi (     Haki yeşil bölgeler)

Bu arada 93 harbi sonrası, Bulgaristan Berlin anlaşmasi ile özerk Bulgaristan Prensliği ve Osmanlı’ya bağlı başkenti Filibe olan Şarķ-ı Rumeli (Doğu Rumeli) vilayeti olarak 2 ye bölünmüştü. Şarkı Rumeli, otonom olması kaydıyla Berlin Antlaşması ile doğrudan Osmanlı’ya geri verilmişti.

Öte yandan Bulgaristan’da 93 harbi sirasında Rus ordusu ve Bulgar çeteleri müsluman ahaliye büyük yağma ve katliamlar yapmış, pek çok müslüman bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır.Bunlar içinde Plevne müdafaasında Lofça’nın düşmesi yapılan katliamlar akabinde kaçan Pomaklar’da vardır. Kaçan Pomakların bir kısmı Trakya’ya diğer bir kısmı ise güney Bulgaristan’da Rodop Dağları’nda yine çoğunlukta oldukları Ropçoz (Dövlen) çevresindeki dağlık Pomak köylerine ve şehire sığınmışlardı. Bu bölgelerin de Ayastefanos Antlaşması’nın ardından Bulgar ve Rus egemenliğine girme tehlikesinden ötürü buradaki Pomak halkı silahlanıp Pomak Tımraş Hükûmeti’ni Rodoplu Pomak 30 milletvekilinin ve yaklaşık 100 nahiye müdürünün de onayını alan Ahmed Ağa Timirski, Abdullah Efendi ve Kara Yusuf Çavuş önderliğinde kurmuştur. Bulgar ve Ruslara karşı direnmişlerdir.Berlin Antlaşması imzalandıktan sonra da, bulundukları yer sözde Osmanlı’ya da bırakılsa otonom bir Bulgar eyaleti görünümündeki Şarkı Rumeli (Doğu Rumeli)’ye Bulgar etkisinden bölgenin aidiyetini bu Pomak geçici hükûmeti ve halk kabul etmemiştir. 16 Mayıs 1879 tarihinde, İstanbul’da bulunan devletlerin elçiliklerine gönderdikleri mektupla bağımsızlıklarını ve nedenlerini tüm devletlere açıkça beyan etmişlerdir. Yine Dövlen (Ropçoz) ve çevresindeki 20’ye yakın köyde Pomak Timraş Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etmişlerdir.1882’de Şarkı Rumeli’deki eyalet birlikleri, Bulgar güçleri bölgeye girmeye çalışsa da başarısız oldu.

Şarkı Rumeli’de ise Osmanlı kendisine bağlı ama Bulgar kökenli kişileri buraya vali olarak atamaktaydı. Fakat Şarkı Rumeli bölgesindeki Bulgar halk 18 Eylül 1885 tarihinde özerk Bulgaristan Prensliği ile birleşmek için bir isyan başlattı. Osmanlı’nın isyanı bastırmadaki müdahalesi yetersiz kaldı. Bu konuda büyük devletlerin baskısı ile Almanya’dan Radowitz, Avusturya’dan Calice, Fransa’dan Noailles, İngiltere’den White, İtalya’dan Corti, Rusya’den Nelidof, Osmanlı Devleti de Hariciye Nazırı Sait ve Adliye Nazırı Server Paşalar ile 8 Kasım 1885’de Tophane Elçiler Konferansı denen konferans toplandı. İngilizler ve ilgili devletler II. Abdülhamid ve Babıali’ye Doğu Rumeli’nin özerk Bulgaristan Prensliği’ne (Krallığına) bağlanması yönünde baskı yapmıştır. Rusların ve İngilizlerin müdahale edeceği korkusuyla padişah Doğu Rumeli Vilayeti’ne 5 Nisan 1886’da Tophane Konferansı ile özerk Bulgaristan Kralı’nı Osmanlı valisi olarak atamıştır. Kısaca bu oldu bittiyi kabul etmiştir. Sadece Kırcaali ve Doğu Rumeli Vilayetinden çıkarılıp Gümülcine Sancağına bağlı; Ropçoz ve çevre köyleri kısacası Pomak Timraş Cumhuriyeti’nin hak iddia ettiği alan bu vilayetten çıkarılıp Drama Sancağı’na bağlı bir Osmanlı şehri ve köyleri olarak kalmaya devam etmesi de kabul edilmiştir, güneyde stratejik Balkan dağ geçitleri Osmanlı elinde kalmıştır. Bölgenin doğrudan Osmanlı’ya devri sonrasında Pomak Timraş Cumhuriyeti sevkedilen Osmanlı birliklerince 1886’da sona erdirilmiştir.

Bu arada Doğu Rumeli vilayeti ile ilgili durumu kabul edemeyen buranın kendilerine ait olduğunu iddia eden Sırplar ise Bulgarlara savaş açmıştır. Osmanlı kendine bağlı gözüksede, özerk Bulgaristan Prensliği yanında savaşa dahil olmamıştır. Doğu Rumeli’yi geri almak için bir hareket de yapmamıştır. Ancak buna rağmen özerk Bulgaristan Prensliği, Sırbistan Krallığı ile olan savaşı kazanmıştır. Şarkı Rumeli’de böylece tümden özerk Bulgaristan Prensliği elinde kalmış ve 1908’de Bulgaristan Prensliği’nin bağımsızlığını ilanı Bulgaristan Krallığı haline gelmesi ile burası da elden çıkmıştır. Kırcaali ve Ropçoz (Dövlen) çevresi ise II. Abdülhamid sonrası Sultan Reşat döneminde 1.Balkan Harbi sırasında elden çıkmıştır. Binlerce Pomak’da Balkan harbi sonrası Bulgar çeteleri ve ordusunun baskısı,katliam ve yağmaları ile aynen 93 harbindeki gibi 1.Balkan Harbinde yaşadıkları Dövlen ve çevresini terk edip Trakya’ya, Anadolu’ya kaçmıştır.

Düyun-u Umumiye (1881) ve Reji İdaresinin kurulması (1883)

Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını yönetmek amacıyla 1881’de kurulan Düyûn-ı Umûmiye İdaresi ilk olarak İstanbul, Bahçekapı’da bulunan Köprülü Han’da faaliyet gösterdi. Bir süre sonra hanın kapasitesinin yetersiz kalması nedeniyle kurum, mimar Alexandre Vallaury’ye Cağaloğlu’nda yaptırılan bu resimdeki görkemli binaya taşındı. Dönemin mimarlık eğilimlerine uygun olarak Birinci Ulusal Mimarlık üslubunda tasarlanan bina, Düyûn-ı Umûmiye’nin yetkilerinin kaldırılması üzerine bir dönem boş kaldı. 1933’te Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle İstanbul Lisesi’nin kullanımına verildi. İstanbul Erkek Lisesi hâlen aynı binada eğitim-öğretime devam etmektedir.

Osmanlı Reji İdaresinin o zamanki giriş kapısındaki plaka

Sultan II. Abdulhamit tarafından çıkarılmış Arap aylarından Muharrem ayında çıktığından sonradan Muharrem kararnamesi olarak bilinen bir kararname ile kurulan; bir taraftan Osmanlı, diğer taraftan Türkiye’de alacaklı Avrupalı ülkeler temsilcilerinden oluşan bir yönetim kurulu eliyle yönetilen, «Osmanlı Dış Borçları» nın intizamla ödenmesini teminen Osmanlı Hazinesinden tahsis edilmiş gelir kaynaklarını kullanan, Karma Komisyon’a Düyun-u Umumiye Meclisi; bu meclisin yönettiği karma nitelikteki teşkilata da Düyun-u Umumiye İdaresi denir.

Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını Kırım savaşına finansman bulabilmek için 1854 yılında yaptı. Bu yıldan 1874 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede 15 ayrı dış borçlanma yapıldı ve Sultan Abdülaziz döneminde 1875’e gelindiğinde ise toplamda 239 milyona yakın dış borç yılda 11 milyon taksitle ödenmeliydi. Osmanlı hazinesi ise yılda ortalama 18 milyon gelir elde ediyordu, kısacası Osmanlı faizleri bile ödeyemez hale gelmişti.1875’de Rus taraftarlığıyla tanındığı için halkın «Nedimof» adım takdığı Mahmut Nedim Paşa’nın sadrazamlığında (1875) çıkarılan Ramazan Kararnamesi ile durduruldu. Kısaca Osmanlı devleti iflasını ilan etti.Bu durum protestolara neden oldu.

II. Abdülhamid, tahta çıktıktan sonra bu devraldığı bozuk maliye neticesinde 1877–78 Osmanlı – Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte imparatorluk dış borçlarının yanı sıra Galata bankerlerinden almış olduğu iç borçları da ödeyemeyeceğini açıklayarak moratoryum ilan etmek zorunda kaldı. Moratoryum ilanı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu, alacaklıları olan Osmanlı Bankası ve Galata bankerleri ile anlaşmaya giderek damga işlemleri, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere 1879 kararnamesi denen kararname ile Rüsum-u Sitte İdaresi (1879) kuruldu. Resim ya da çoğulu olan rüsum, damga vergisi gibi dolaylı vergileri ifade ediyor. Sitte ise altı anlamına geliyor. Altı adet geliri kapsadığı için idareye bu ad verilmişti,Ancak bu da yetmedi, zira Osmanlı’nın esas olarak dıştaki alacaklıları vardı. Dış borçlardan alacaklı Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi kendi borçlarının ödenmesini istediler. II. Abdülhamid’de bu devletler ile 1881 yılında pazarlığa oturmak zorunda kaldı.

Neticede II. Abdülhamid 1881 yılında yine kendi kurduğu Rüsum-u Sitte idaresini kaldırıp yerine 20 Aralık 1881’de Büyük Güçlerle varılan anlaşma neticesi Düyun-u Umumiye‘yi kurdu.Ancak bu idarenin kurulmasından tek başına II. Abdülhamid’in sorumlu tutulup tutulmayacağı tam bir tartışma konusudur. Zira II. Abdülhamid, Sultan Abdülaziz ve V. Murad’dan iyi silahlanmış bir ordu, donanma yanında, çok kötü bir maliye teslim almıştır. 1875 ile 1881 arasındaki Abdülaziz dönemi Ramazan Kararnamesi ve II. Abdülhamid dönemi Muharrem Kararnamesi arasındaki iki kararname arası dönem adı ile de bilinen dönemde, Osmanlı’nın mali yönden en kötü dönemlerinden biridir. Bu dönemin arasındaki 93 Harbinde dahi Osmanlı bin bir güçlükle, içeride Galata Bankerlerinde ve Osmanlı Bankasından borçlanma ile bütçe finansmanını yapmış; ancak bir dış borç ve yatırım alamamıştır. Harbin gerektirdiği finansman için Osmanlı Bankası, ‘Glayn Mills, Currie ve Ortakları’ adlı banker kuruluşu aracılığı ile doğrudan doğruya halka satılmak üzere tahvil ihraç etmiş, ancak, ödemelerin durdurulduğu bir dönem yaşandığı için tahviller satılamamıştır. İstikrazın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, %5 faizli ve 5,0 milyon Sterlin (borç tutarı 5.500.000 Osmanlı lirası, safi hasılası 2.860.000 Osmanlı altın lirası) tutarındaki bu tahvillerin tamamını %52 ihraç fiyatı ile yabancı ortakların olduğu Osmanlı Bankası bizzat kendisi satın alarak Osmanlı Devletine borç kaydettirmiştir. Neticede 93 Harbi ve yenilgisi sonrası ne içten ne dıştan borçlanamayan Osmanlı ekonomisinin idarecilerinin iyice çaresiz bir duruma geldiği II. Abdülhamid’in bu çaresizlikle bazı anlaşmaya imza attığı bu kararnameyi çıkardığı ortadadır. Fakat burada eleştirilen başka nokta II. Abdülhamid’in Düyun-u umumiye de daha iyi koşullarla anlaşma imzalama imkanı olup olmaması ve bazı yapılanlara da yetkisi olmasına rağmen seyirci kalması, selefleri Abdülmecid, Abdülaziz gibi yerli sanayi açısından devlet eliyle de olsa doğru düzgün bir yatırım yapmayıp pek çok maden imtiyazını da yabancıların üzerine bırakması Osmanlı ekonomisini liberalizm diye dış güçlerin insafına bırakmasıdır. Sonuçta II. Abdülhamid’in kurdurduğu Düyunu Umumiye pek çok olumlu ve olumsuz etkiyi Osmanlı ekonomisinde doğurmuştur. Örneğin; olumlu etkilerine bakılacak olursa,

1) 1881’de Muharrem Kararnamesine kadar Osmanlı’nın dış borcu toplam 252.131.196-Osmanlı Lirasına ulaşmıştır.Muharrem Kararnamesi neticesi Düyunu Ummumiye İdaresinin kuruluş aşamasında Osmanlı Dış Alacaklıları ile varılan anlaşma ile bu borç 110,6 milyon Osmanlı lirasi indirimle, 141.505.919 -Osmanlı Lirasına indirilmiştir.Kısacası Düyunu Ummumiye’nin kurulması karşılığı Osmanlı bir borç indirimi almıştır. Bu Düyunu Umumiye’nin kurulmasının olumlu etkilerindendir.

2)Bunun yanında borçların konsolidasyonu yolu ile ve düzenli borç ödemeleri ile Hükûmetin itibarına olumlu katkıda bulunmuştur,

3) Devlet kendisinden önceki yıllara göre borçlanmayı (%5-6 yerine %3-4 gibi) daha düşük oranlarda faizlerle ve (%60 yerine %80-90 gibi) daha yüksek ihraç fiyatları ile gerçekleştirmiştir,

4) Düyunu Ummumiye kapsamındaki gelirleri iyi örgütlenmiş yapısı ve şubelere ayrılmış geniş kadrosu ile etkili, verimli ve hatta dürüst yönetmiştir,

5) yabancı demiryolları ile kurduğu işbirliğinin Türk köylüsünün yararına sonuçlar verdiği,

6) düzeyli yönetim ve ehliyetli memur yetiştirme ve çalıştırılmasında iyi örnekler oluşturduğu,

7) hatta bu İdarenin yabancı bir mali denetim örneği olmadığı, gayrı resmi bir oluşum olduğu; öte yandan alacaklılar açısından borçların emin sağlam güvence ve karşılıklara bağlandığı söylenebilir.

Buna karşın olumsuz durumlara bakarsak;

1) Düyun-u Umumiye, esasında Osmanlı’nın en büyük iki alacaklısı olan Fransa ve İngiltere tarafından kontrol ediliyordu. Osmanlı Devleti’nin neredeyse bütün maliyesini yönetecek duruma gelen Düyun-u Umumiye’nin idaresinde İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan temsilcileri yer alıyordu.

2) Bazı vergilerin toplanma yetkisi Düyun-u Umumiye’ye bırakıldı. Böylelikle Osmanlı Devleti iktisadî bağımsızlığını kaybetti.

3) Düyunu Umumiye bu bağlamda devlet içinde devlet haline geldi ve bu idare suretiyle imparatorluk adeta yarı-sömürge haline getirilmiştir.

4) Ayrıca, Osmanlı Devletine Avrupalı bankalarla işlem yapılması zorunluluğu getirilmesi ve gümrük tarifeleri üzerinde düzenleme yetkisinin sınırlandırılması (yani, kapitülasyonlar) sonucu, Osmanlı İmparatorluğunun kendi kaynaklarını idareye serbestçe tahsis edebilmesi yetkisi (bütçe hakkını kullanabilmesi), görülmektedir ki, çok açık bir biçimde devletin iktisadi bağımsızlığını,yatırım imkanlarını kısıtlamıştır.

5) Yönetim kurulu üyelerinin aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nda iş yapan belli başlı yabancı demiryolu şirketlerinde de yönetim kurulu üyesi olmaları, bu İdarenin çapraz bir ilişkiler ağı içinde olmasına ve bu suretle emperyalist çıkarların baskı aracı olma işlevini artırmasına yol açmıştır.

6) Çoğunluğu yabancı ortaklı idarenin demiryolları, limanlar, sigorta şirketleri, maden işletmeleri ve telefon, posta ve elektrik servislerinde çalışan yetkili memurları vasıtası ile yabancı ülkeler için her türlü bilgi ve istihbarata da ulaşabildiği gözönüne alındığında Osmanlı’nın milli savunma ve güvenliği tam tehlike içine düşmüştür.

7) İmparatorluğun ekonomik ve mali kaynaklarını geniş ölçüde denetim altına alan İdare, gerek gördüğünde haciz yoluyla tahsilat yapabiliyordu. Zira bağımsız devlet olmanın belki de en önemli unsuru olan vergileme hakkı Devletin elinden alınmıştı.Sömürgeci bir yaklaşımla, merkezdeki üst yönetim ve denetim işlevlerinin yabancı kökenli memurlarla, taşra servis hizmetlerinin ise yerli memurlarla yürütüldüğü maliye hizmetlerinin en az üçte ikilik kısmı borç idaresinin görev ve yetkisi içine girmişti. İdarenin memurlarına düzenli bir biçimde ödenen tatminkar aylık ve ücretleri karşısında, alttaki Osmanlı maliye memurlarının düzensiz biçimde ödenebilen maaşları gelir düzeyleri üstelik de çok geride bulunuyordu.

8) Ama en önemli ve kabul edilemez durum da şudur: Dış ülkelere büyük ortakları İngiltere Fransa gibi Düveli muazzama ülkelerine Düyunu Umumiye’den akan sınırsız istihbarat yanında birde Düyunu Umumiye hem de Osmanlı’nın savaşa girdiği ülkelere borç verme finansman sağlama cüretinde bulunmuştur. Örneğin 1903 tarihli Kararname ile faiz oranını artırarak alacaklılara daha yüksek gelir sağlanmasını temin için kaynağı Osmanlı vergi gelirleri olan bir Yedek Fon oluşturulması öngörülmüş, İdare bu Fonda biriken gelirleriyle, Osmanlı Devleti’nin finansman tahvilini alma talebini reddettiği halde, Osmanlı Devleti’nin savaş halinde olduğu devletlerden (örneğin, İtalya ile yapılan Trablusgarp Savaşı sırasında bu ülkeden) tahvil almıştır. Kısacası Osmanlı’nın kendi parası ve gelirleri ile savaştaki düşmanı İtalya’yı finanse edecek kadar büyük bir rezaletle karşılaşılmıştır.

Bununla birlikte Osmanlı Devleti’nin borçlarının önemli bir bölümü silindiyse de hatta 1903’te Düyun-u Mübeddele-i Muvahhede Düyun-u Umumiye İdaresi ile de mutabakat sağlanarak ve onun yönetimindeki gelirler karşılık gösterilerek, piyasada bulunan tüm tahviller %4 faizli yeni tahvillerle değiştirilerek, ‘Borçların Birleştirilmesi’ sağlanarak 43.179.247-Osmanlı lirası daha indirim sağlanmışsa da 1881’den 1908 yılına kadar 12 ile 15 arası borç sözleşmesi imzalandığı için dış borçlanma sürdü.Netice olarak II. Abdülhamid Düyunu Umumiye sayesinde bazılarının iddia ettiği gibi Osmanlı’nın toplam borçlarında %90 lık bir eksilmeye neden olmamıştır. 141 milyon Osmanlı lirası ile başladığı Düyunu Umumiye borçlanmasında 1909’da aradan geçen 29 senelik zamanda onca faiz vs.ödemesine karşın sürekli de borçlanmak zorunda kalan Osmanlı’nın hala 119 milyon Osmanlı lirası borcu bulunmaktadır. Bu borç II. Abdülhamid sonrası Osmanlı’nın girdiği 1.- 2. Balkan, Trablusgarb Savaşları ve I. Dünya Savaşı’nda hazırlık için borçlanmalara girişilmesi neticesi 1914’te borç 153,9 milyon Osmanlı lirasına kadar yükselmiş, Kurtuluş Savaşı akabinde paylaşımlarla Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan borç da toplam 107,5 milyon lira olmuş ve Düyunu Ummumiye’nin 1928’de kapatılıp kapitülasyonların sona ermesi ile  tüm borcun kapatılıp ödenmesi 1954’te tamamlanmıştır.

Öte yandan II. Abdülhamid’in esas en büyük ekonomik hatalarından biri Düyunu Umumiye üzerine Reji İdaresinin kurulmasına izin vermek üzerine olmuştur. 1883 yılında Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi (kısaca Reji İdaresi) adı altında yabancı sermayeli bir şirket kuruldu. II. Abdülhamid’in kararıyla Osmanlı Devleti, 30 yıl süreyle en önemli gelir kaynakları olan tütün, tuz ve kahveden toplanan vergileri, alacaklı ülkelerin kurduğu Reji İdaresine bıraktı. Şirketin sermaye sahiplerinin çoğu Rotschild ailesinin sahibi olduğu bankalardı. Reji İdaresinin kurulması, Düyun-u Umumiye İdaresinin kurulmasıyla büyük ölçüde elden çıkmış olan mali bağımsızlığın yitirilişinin tescili oldu.Osmanlı ekonomisine,maliyesine ve siyasal yapısına Düyunu Umumiye’den çok daha fazla zarar verdiği iddia edilmektedir. Zira Reji İdaresi’nin kurulmasıyla özellikle tütün üretimi rejinin elinde toplanmış, rejiden izin almadan üretim yapmak kaçakçılık ilan edilmiştir. Osmanlı en önemli gelirlerinden mahrum kalmıştır.Reji İdaresi tütün fabrikalarında halkın emeğini sömürürken, idarenin üst yönetim kademelerinde halktan çalışan bulundurmamış genellikle kendi yandaşlarından yabancı ülke vatandaşlarına istihdam sağlamıştır. Öte yandan Reji üretimi ve fiyatlandırmasını kendi tekeli doğrultusunda yaptığından genellikle düşük fiyat vermekte, çiftçiyi yaşamak için zaruri kaçakçılığa sevk etmekten başka yol bırakmamaktaydı. Daha önce olmadığı kadar kaçakçılık faaliyetleri gelişmiş, hayatını idame ettirmek isteyen çiftçi için bir zorunluluk haline gelmişti. Reji’nin kaçakçılıkla mücadele için oluşturduğu kolluk adı verilen güvenlik güçleri genellikle sorunlu insanlardan meydana getirilmekle beraber halkı baskı ve zulümle düzene getirmeye çalışıyorlardı. Kaçakçılık mücadelesi uğruna halkı öldürmekten çekinmiyor genellikle silahlı müdahalelerde bulunuyorlardı. Öyle ki rejinin kolluk gücü bulunduğu bölgede kendi kolluk gücü Osmanlı’nın jandarmasından üstün bir konuma oturmuştu. Neticede özellikle tütün başta olmak üzere birçok üretim atölyesi kapanmış, yeterli toprağı bulunmayan çiftçi üretim yapamamış, kentlere göç etmeye kimi yerde mecbur kalmış, tütüne bağlı yan kollar dağılmış sonuç olarak birçok kişi işsiz kalmıştır.Reji kendi kurduğu fabrikalarda yöre halkından birçok kişiyi istihdam etmiştir; ama yalnız işçinin emeğini sömürü niteliğinde kullanmış ve çok düşük ücretlerle çalışanları çalıştırmıştır; bunun hiç bir memnuniyet yaratmadığı ve Osmanlı çiftçisi köylüsü üzerinde kalkınmaya yönelik gelir arttırıcı bir niteliğinin olmadığı ortadadır. Bütün bunlara rağmen 2.Abdülhamid sonrası, 1913’te Balkan Harbi’nde devletin paraya ihtiyacı olduğundan bu zor durumu bilen ve istifade etmek isteyen reji, faaliyetinin bir 15 yıl daha uzatılması teklifinde bulunmuş, verilen paraya karşılık İttihat ve Terakki Partisi bile rejiyi çaresizce kabul etmek zorunda kalmıştır.Ancak Türkiye Cumhuriyeti döneminde 26 Şubat 1925’te Tütün Rejisi lağvedilip 1 Mart 1925’te Tütün Rejisi Fransızlardan devletçe satın alınıp ve tüm hak ve yükümlülükleri devlete devredilebilmiştir.

Bunun yanında madencilik alanında da sorunlar çıkmıştır. Osmanlı Devleti, madencilik tekniklerini geliştirecek ve mühendislerini arttıracak uzun dönemli yatırımlardan kaçınmış bunun yerine çeşitli madenlerin imtiyazlarını yabancılara, azınlıklar veya serbest müteşebbislere bırakarak kısa vadeli bir rahatlama peşine düşmüştür. Örneğin II. Abdülhamid zamanında sanayi de demiryollarında önemli yer tutan Ereğli Kömür madenleri bir Fransız şirketine, 1887’de Boraks madenleri İngilizlere, 1892’de Balya Karaaydın Linyitleri yine bir başka devlete, 1893’de manganez imtiyazı Kassandra şirketine verildi.Osmanlı vatandaşlarına maden imtiyazları verilse de imtiyazların giderek yabancıların eline geçtiği göze çarpmaktadır. Yine pek çok alt yapı yatırımı da hatta işletilmesi de Berlin Bağdat Demiryolu hattı gibi yabancılarca üstlenilmiştir. Bunlarında Osmanlı ekonomisini toplumunu uzun vadede hedeflenenin aksine olumsuz etkilediği açıktır. Hatta işin daha da enteresan yanı günümüz Türkiye’sinde de tartışma konusu olan hazine garantili projelerin benzerini geçmişte Abdülaziz ve II. Abdülhamid’in uygulamasıdır. Osmanlı Devleti, “Kilometre Garantisi Sistemi” olarak adlandırılan sistemle yabancı şirketlerin kârını garanti altına alıyordu. Bu sistem uyarınca, yabancı şirketler, garanti edilen kârın altında kâr ettikleri takdirde farkı Bâb-ı Ali’den tahsil ediyorlardı. Sonuç olarak II. Abdülhamid’ce tarımın ve ekonominin geliştirilmesi amaçlı bu alt yapı projeleri ve bu amaçlara ilaveten İmparatorluğun güvenliğini sağlama asker sevkiyatı ve yolcuğu kolaylaştırıp İmparatorluğu ekonomik yönden kalkındırma amaçlı demiryolu hatları planlamış ve yapılmaya çalışılmışken ne yazık ki yapılan hatalardan demiryolu ulaşım projeleri, bir yandan “kilometre garantisi” ne dayanan sistematiği ile, diğer yandan yabancı demiryolu şirketlerine demiryolu hattının her iki yanında yer alan yirmişer kilometrelik alan içinde maden arama ve bulunacak madenleri işletme hakkının verilmesi ile ülke maliyesini ve ekonomisini iyice yabancı sermayenin denetimine sokmuştur; devletçe istenen amaca da maalesef tam ulaşamamıştır.

Ammiyya İsyanı (1889-1890)

Suriye’de Havran’da ve Lübnan’da Dürziler ve Al Atraş Aşireti bulunmaktaydı. Bölgede büyük toprak sahipleri hakim konumdaydı ve özellikle 1860larda çıkarılan Arazi Kanunu neticesinde köylünün arazisine el koyma, köylüleri sürme arazilerinden istediği gibi pay alma şeklinde çeşitli hakları vardı. Ortak arazilerini büyük arazi sahipleri ile paylaşmak istemeyen fakir konumdaki çiftçiler ve kiralık arazi işletenleri Dürzi El Atraş Aşiretinin liderliğinde bölgede ayaklanma çıkardılar. Osmanlı İmparatorluğu isyancıların taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Buna göre Kiracı çiftçiler ve tarım işçileri, yerel şeyhlerin suistimallerini engellemiş ve onları ortak arazinin sadece 8’de birinden pay isteyebilecekleri yönünde sınırlanması, ayrıca, ortak arazinin geri kalanını şeyhin kontrolü dışındaki bireysel parsellere bölünmesi (toprak reformu) ve çiftçileri büyük arazi sahiplerinin küçük fakir çiftçileri sürgün etmesinin engellenmesi talepleri Osmanlıca kabul edildi. Bunun yanında bölgedeki fakir halkın özellikle Buğday ve tahıl pazarlamasını ürün satışını kolaylaştırma ve bölgenin kalkınmasını sağlama bunun yanında bölgenin kontrolünü denetimini kolaylaştırma bağlamında II. Abdülhamid ve Osmanlı idarecileri Hayfa, Beyrut, Şam arasına demiryolu inşa etmeye karar verdi. Bu amaçla Belçika ve Fransız şirketleri ile anlaşılıp demiryolu inşası için Şam–Hama ve Temdidi Osmanlı Demiryolu Şirketi kuruldu ve bu şirkete imtiyaz tanındı. Ancak aynı bölge II. Abdülhamid’in hemen sonrasında bu defa kurulan demiryolu hatlarından vergilendirme ve zorunlu askerlik kaynaklı bağımsızlık talepli Havran Dürzi İsyanı’na (1909) konu olacaktır.

Yemen isyanları 1886, 1895-1897, 1904-1906

Yemen Kanuni döneminde fethedilmiş olsa da Yemen’de Şii Caferi mezhebine bağlı Zeydilik görüşünü benimseyen Yemen Zeydilerine ait Sanaa’nın kuzeyindeki dağlık bölge ve çevresi fethedilememiş sadece aşağı sünni nüfusun olduğu sahil kesimleri alınabilmişti. Bununla birlikte bu bölgenin kontrolünü hedefleyen 1630 Osmanlı harekatı da başarıya ulaşmadı. Sonrasında Osmanlı’nın vassalı konumundaki Aden’i elinde tutan Lahic (Lahej) Sultanlığı 1740’da Osmanlı’dan ayrıldı. Bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu Zeydi bölgeleri ele geçirme ve egemenliğini genişletme arzusuna devam etti. 1830’da küçük parçalara bölünen Zeydi Sultanlıklarını Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa ile işbirliği yaparak elde etmeye çalışsa da Mehmet Ali Paşa’nın girişimlerine İngiltere ve Fransa’nın karşı çıkması neticesi Paşa kuvvetlerini geri çekti. Bu arada İngilizler 1839’da Lahic Sultanlığı’na bağlı Aden’e saldırıp şehri ele geçirdiler. Burayı Hindistan yolundaki Arap yarım adasındaki bir üs olarak kullanmaya başladılar. 1849’da Osmanlılar bir İmam’ın dağlı Yemen’in Osmanlı vasalı olma arzusunu bildirmesi üzerine tekrar Sanaa yönüne ilerlemeye başlasalarda Zeydi direnişi neticesi tekrar geri çekildiler. 1872’de ise nihayet yerel soyluların beceriksiz yeteneksiz Zeydi İmamlar karşısında daveti üzerine Osmanlılar, Ahmet Muhtar Paşa komutasındaki ordu ile tekrar Yemen’in dağlık kısmı üzerine giderek Sanaa ve çevresini ele geçirip Aden ve Yemen’in en güneydeki sahil kesimi dışındaki yerlerde Yemen Vilayeti’ni kurdular.Bununla birlikte Aden’deki İngilizlerin pek boş olduğu söylenemez. İngilizlerin bu bölgeye ilgisi Osmanlılarca engellenmeye ve bu yönde İngilizlerle müzakerelere girişilmeye çalışılmışsada İngilizlerle anlaşma sağlanamamıştır. Yemen artık 1872 sonrası Merkezden atanan idarecilerle yönetilmeye başlandı ve bayındırlık hizmetleri de yapıldı.

1904-1906 Yemen İsyanını Yapan İmam Yahya Muhammed Hamidüddin

1914’e kadar Yemen Vilayeti

Osmanlı Kontrolündeki Sanaa şehri 1907
1907 Yemen’de Osmanlı askerleri Yerel Birliklerle askeri geçitte
Yemen’de 1900’de Sanaa’da bulunan askeri okul

Ancak merkezde atanan kişilerin karıştığı yolsuzluk olayları ve Osmanlı’nın Zeydi imamları yani Zeydilerin liderlerini tanımamaları Sanaa ve çevresinde yerel halkın hoşnutsuzluğuna sebep oldu. 1886’da adalet söylemiyle Zeydiler isyan ettiler. İsyan bastırıldı.

Diğer bir isyan da 1895 yılında vuku buldu. İsyana önderlik eden kişi İmam Hamidüddin’dir. (Mansur olarak da bilinir, İmam Yahya’nın babasıdır). Bu isyanı bastırmak üzere Yemen’e gönderilen Hüseyin Hilmi Paşa ve askeri tabur iki yıl boyunca isyancılarla uğraşmak durumunda kalmış ve nihayetinde hareket başarıyla sonuçlanmıştır. Ancak pek tabiidir ki bu savaş Osmanlı ekonomisine ciddi zararlar vermiştir.

Sonrasında Osmanlar Zeydi imamlarını tanımamakta devam etmişlerdir. Sonradan bölgeye gönderilen Ahmet İzzet Paşa’nında belirttiği gibi Zeydi İmamlarının tanınması ve işbilir, dürüst yöneticilerin atanması ile bu sorun çözülebilecekken, Osmanlı’nın hataları İngilizlerin vs. kışkırtması ile bu iş iyice büyüyüp 1904 yılına kadar gelmiştir. 1903 sonu 1904 başında 1895 isyanının mimarı İmam Hamidüddin’in oğlu Yahya Muhammed Hamideddin Zeydilerin imamı olarak kendilerince seçilir ve halkı örgütleyip tekrar çok büyük bir isyan başlatır.

İsyancıların Sana ve Taiz’e doğru hareketi üzerine bölgedeki Osmanlı valisi Tevfik Biren merkezden yardım ister ancak yardım geç gönderildiğinden İmam Yahya ve adamları Sanaa, Taiz yolunu kesip Sanaa’yı kuşatma altına alır. Yardım için gelen Osmanlı birlikleri gerilla taktikleri ve baskınlarla geri çekilmeye mecbur bırakılır. İmam Yahya Osmanlı ile müzakere istese de Osmanlı talepleri kabul etmez. Israrlı şekilde Sanaa’yı savunur ama 1905 başında abluka ve erzak yetersizliği sonucu Sanaa’yı boşaltma kararı verilir. İmam Yahya Sanaa’daki Osmanlı birliklerinin çıkmasına izin vereceğini ama Osmanlı’nın ateşkesi kabul etmesini ister. Talep kabul edilir ve Sanaa İmam Yahya’nın eline geçer. Ancak Osmanlı Devleti ve II. Abdülhamid bu isyanı bastırmakta, Sanaa’yı geri almakta son derece kararlıdır. 40. Hamidiye Süvari Alayı Yemen’e sevk edildi ve Ahmed Feyzi Paşa bölgeye vali olarak atanır ve ilerlemeye başlarlar. İmam Yahya’da ateşkesi bozdukları gerekçesi ile Osmanlılarla çarpışmaları tekrar başlatır. Osmanlı birlikleri Sanaa’ya isyancılarla çarpışa çarpışa tekrar girerler. Paşa vekil olarak yanından Sanaa’da yanında bulunan subaylardan Ahmet İzzet Paşa’yı bırakıp İmam Yahya ve adamlarını yakalamak isyancıları yok etmek için Şehhare’ye ilerleyip orayı kuşatır. Ancak İmam Yahya’da boş durmamaktadır. Gerilla savaşları, vurkaç taktikleri yanında İkincil bir isyancı kuvveti ile şehri kuşatan Osmanlı birlikleri ve paşayı kuşatır. Ahmet İzzet Paşa’nın durumdan haberdar olup Şehhare’ye ek kuvvetleri yetiştirmesi ile Osmanlı birlikleri çemberden son anda kurtulur.

İsyan büyük ölçüde bastırılmasına karşın, Osmanlının asker kayıpları yüksekti. İmam Yahya ve adamları yakalanamamış ve vurkaç saldırıları sürüyordu. Yahya yeni ittifaklar peşinde koşuyor, isyan bildirileri tüm Yemen’de dağıtılıyordu. Öte yandan Yemen’e İtalyan ve İngilizlerin ilgi göstermeye başlaması, İmam Yahya’nın bunların yanına geçme durumu II. Abdülhamid ve kurmaylarını endişelendiriyordu. Osmanlı ve Yahya neticede aracılar vasıtasıyla bir araya geldi. Osmanlı İmamın kendi emri altında olması, adına hutbe okutması ve Osmanlı sancağının imamlık merkezi olarak kontrolü altında Saada’de olması gibi şartlar ileri sürdü. Yahya bu şartları kabul etmedi. II. Abdülhamid müzakere heyetine Yahya’nın adamlarından 40 kişi seçip Yemen’den İstanbul’a gelmesi müzakerelerin burada yapılması için yetki vermişti. Yahya’nında onayıyla 40 kişilik bir heyet İstanbul’a gitti. Ancak müzakereler sonuçsuz kaldı. Bununla birlikte ufak olaylara karşın hem Osmanlı hem de isyancıların lideri İmam Yahya uzun bir süre hareketsiz kaldılar. Müzakereler ise bu sürede el altından devam etsede sonuç alınamadı. 1909’da Yahya’nın yine gönderdiği heyet ise 31 Mart olayına denk düşünce yine bir anlaşma sağlanamadı.

Osmanlı’nın Yemen isyanlarını bastırırkenki asker, malzeme ve mali kayıpları çok yüksektir. II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra bu defa 1909’da Yemen’de Şeyh İdrisi isyanı Asri’de patlak verdi ve İdrisi’nin İtalya’dan dış güç desteği vardı.Osmanlı bununla uğraşırken 1911’e İmam Yahya tekrar isyan etti,İmam Yahya’nın isyanı 1904-1906 İsyanı’nı bastırma görevi diplomatik müzakerelerde önemli rol oynayan genelkurmay başkanlığı seviyesine kadar yükselen Ahmet İzzet Paşaya’ verildi. İzzet Paşa 1911’de Yemen’e gelerek isyanı bastırdı ve İmam Yahya ile tekrar müzakere masasına oturdu. İmam Yahya’yı Osmanlı adına Yemen dağlık bölgesi hükümdarı olarak tanıyan ayrıca Yemen dağlık bölgesine otonomi veren Da’an Antlaşması’nı imzaladılar. Osmanlı İmam Yahya’nın hak iddia ettiği dağlık bölge toprakları kendisine bırakılacak, Yahya hükümranlık bölgesinde içişlerinde serbest olacak öte yandan Şeyh İdrisi’nin yakalanması ve mücadeleye Osmanlı ile birlikte katılacak, topraklarında Osmanlı’ya karşı bir faaliyete izin vermeyecek ve isyan etmeyecekti, sembolik olarak Osmanlı birlikleri bölgede bulunacaktı, yine Yahya buna karşın müminlerin emiri ünvanından vazgeçecek kendisine her yıl 20.000 Osmanlı altını ita olunacak ve Zeydilik Osmanlıca Yemen’nin dağlık bölgesinde tanınacaktı. Yahya sözünü tuttu. Lawrence ve Arap isyanına karşın I. Dünya Savaşı’nda Yemen toprakları nispeten sakindi.Hatta Osmanlı yanında Hicaz-Yemen Cephesi’nde İngilizlere karşı saf tuttu.Ancak Osmanlı İmparatorluğu 1918 yılında Mondros Ateşkes Mütarekesi’ni imzalayarak Arabistan’dan çekilmesiyle İmam Yahya San’a’ya girerek bağımsızlığını ilan etmiştir. Öte yandan hem İmam Yahya hem İdrisi isyanlarıyla uğraşan Ahmet İzzet Paşa’nın eksikliği komutanın Nazım Paşa tarafından üstlenilmesi 1.Balkan Savaşı’nın Osmanlı aleyhine sonuçlanmasındaki faktörlerden biri olmuştur.

->ERTUĞRUL FACİASI